İstanbul kıvranıyor!

AKP, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayını bir türlü netleştiremiyor.
Her kapıyı açan, İzmir’de Büyükşehir adayı olup kaybeden ve o günden sonra kaybettikçe kariyer büyüten Binali abi, şimdi de meclis Başkanlığından İstanbul’a uçacak gibi.. Bonus olarak da Cumhurbaşkanı yardımcılığı gibi bir paye ile..

Öyle ya da böyle, aha şuraya yazıyorum.. AKP’den istanbul’a kim aday olursa olsun, bu saatten sonra İstanbul’u yöneten Erdoğan olacaktır..

Avrupa’yı yakaladık!

Nihayet Avrupa medeniyetini yakaladık!..
Artık Avrupalılar gibi biz de meyve ve sebzeyi tek tek  almaya başladık.
Gerçi bazı art niyetliler şimdi  “Avrupalı uzun süredir yalnız.. Bireysel yaşıyor. Taze tüketme ve tasarruf bilinciyle bunu yapıyor.. O yüzden tek tek alışveriş yapıyor.. Biz ise dokuz nüfusla tek tek alışverişe başladık!” diyeceklerdir..
Siz o şer odaklarına bakmayın..
Allah hükümetimize zeval vermesin!

Re – ittifak

Bir güzel şarkıdır o,
“Bırak böyle kalalım / Bir dargın bir barışık / Nasıl olsa dünyada / Bütün işler karışık..”
En çok da yandaş medyanın, abandone kalem efendilerine acırım ben..
Tam alkışlayacak!.. Hooop! bir bakmışsın az önceki dost düşman oluyor..
Tam son küfürünü edip yazının kuyruğunu bağlayacak!..
Hoop! seninkiler barışmış kol kola geziyor..
Kolay iş değil..
Haberi on dakika geç öğrenip, baskıya o küfür kıyamet haliyle gitmek var..
Allah düşmanımı bu dönemde misal hürriyet, milliyet, star, akit, makit bil-umum reiz gazetesine yazar yapmasın..

Saray’ın konsept çitliği..

Milyonlar döküp sarayın bahçesine çiftlik kuran, bunu da itibardan tasarruf edilmez sınıfına sokan ‘bir itina’ beslenme uzmanlarına sesleniyor;
“Aranızda anlaşın! Aynı şeyi söyleyin!” diyor..
Beslenme uzmanları özünde ne diyor?
“Sıvı şeker tüketmeyin, mısır şurubu tüketmeyin, GDO’lu buğday’dan yapılan ekmeği makarnayı tatlıyı yemeyin.. Kızlarınız bu yüzden 6 yaşında regl oluyor, bu yüzden 40 yaşını bulmadan kanser oluyorsunuz, bu yüzden her 7 aileden birinin çocuğu olmuyor.. Bu yüzden bağışıklık sisteminiz çöküyor!.”
Peki tohum yasasını çıkarıp köylüyü GDO’lu hibrit tohuma mahkum eden bunu bilmiyor mu?
Şeker fabrikalarını kapatıp, üreticiyi ithal sıvı şekere, mısır şurubuna mahkum eden bunu bilmiyor mu?
Biyogüvenlik yasası ile GDO’lu ürünlerin gıda imalatında, hayvan yeminde kullanılmasını serbest bırakan bunu bilmiyor mu?
Üreticiye ayar vereceğim diye eti, pirinci, nohutu, fasülyeyi ne idüğü belirsiz kaynaklardan ithal eden bunu bilmiyor mu?
Toprağın, binbir çeşit ilaç ve suni gübre kullanımını denetlemeyerek toprağı, suyu zehirleyen bunu bilmiyor mu?
Biliyor!
Bal gibi biliyor!
Biliyor ki sarayına organik kümes, organik sera yaptırıp, tavuğunu, bıldırcınını, sebzesini, meyvesini orada yetiştiriyor..
Her biri 575’er metrekarelik salatalık- biber ve domates bahçeleri kuruyor
Biliyor ki, çifter çifter danışmana danışmadan yemek yemiyor..
Ne sandınız ya!
Konsept çiftliğine, mutfağına, bahçıvanına, temizliğine, danışmanına, ebesine, bebesine yılda 658 milyon harcayıp sonra da halkın yediğinden yiyecek değil ya..
Adamı Allah çarpar!

 

 

Mustafa Mutlu

 

Mustafa Mutlu’yu, 1999’depreminin hemen ardından, deprem bölgesinde çadır kurup haftalarca çadırda kalan genç bir Ekonomi Müdürü olarak tanıdım.
O yıl,  Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ona Yılın Gazetecisi ödülünü, konforlu odasında ayaklarını uzatıp haber trafiğini yönetmek yerine, bir depremzede gibi deprem çadırlarında, o yoksun, dramatik koşullarda yaşayarak, onların koşulları düzelene kadar geri gelmemecesine, haberlerini deprem çadırında yazdığı için vermişti..
Mustafa’yı tek bir kelime ile tanımla deseler hiç düşünmeden ‘Vicdan’ kelimesini en başa koyardım..
Aynı vicdan, Ergenekon, Balyoz kumpaslarında sembolleştirdiği ‘siyah gömlek eylemine de’ yansıyan vicdandı..
Haklılığa inanmışlığın verdiği cesaretle Silivri Dava’larını, satır satır, eylem eylem, Silivri’den izleyerek yazdığı yazılarda, yaptığı televizyon programlarında gözünü kırpmadan savunan ve son kumpas tutuklusu salınana kadar üzerinden o siyah gömleği çıkarmama kararlılığını gösteren, her şeyden önce insan gibi bir insan Mustafa..

Denenmiş, sınanmış; “Dön kardeşim!” diye önüne para ve ikbal serilmiş, test edilmiş, testten geçmiş, üstelik bunu teklif edenleri, bir de kitap yazarak pespaye bir paçavraya çevirmiş, eğitiminden, yaşamına gerçek gazeteciliğin tanımı olmuş, eğilmemiş, bükülmemiş, bir gazeteci..
Bir ders gibi Mustafa..
“Böyle mi olur Mustafa’lar hep?” dedirtesi Mustafa!..

“Söz uçar, yazı kalır..”
Artık söz de uçmuyor, yazı da!.. Dönün internete, makalelere, videolara bakın..
Dönün yazılarına kelime kelime bakın. Kitaplarına satır satır bakın.
Doğru bildiğini yazabilmek, inandığını konuşabilmek için önüne serilen imkanları elinin tersiyle kenara iten, paraya pula bakmadan söz söylemeye, yazı yazmaya, üstelik de hakkında açılan davalarla boğuşa boğuşa devam ederken, dün söyledikleri ile miskal kadar çelişki bulamayacağınız Mustafa..

Ben Mustafa’yı yirmi yıldır tanıyorum.
Onu tanıdığım için bana sağladığı “Var mı böyle bir arkadaşınız?” sorusunu sorma imkanı bile dünyaya değer..
Benim var..

SAYIN Diyanet İşleri Başkanı!

“SAYIN Diyanet İşleri Başkanı!
“10 Kasım’da saat 9’u 5 geçe kenefe gidin” deme nezaketsizliğini gösteren Kadir Mısıroğlu adlı zatı, 10 Kasım’da olmasa da 9 Kasım’da evinde ziyaret ettiniz.

Sonra da dediniz ki:

“Bu bir hasta ziyaretidir. Tamamen insani nedenlerle yapılmıştır.”

*

Sayın Diyanet İşleri Başkanı!

Tartışmaları bu şekilde bitirmeniz, soru işaretlerinizi bu şekilde gidermeniz pek mümkün görünmüyor maalesef.

*

Sayın Diyanet İşleri Başkanı!

Eğer hasta ziyaretinin 9 Kasım’da gerçekleşmesi sizin açınızdan tamamen tesadüf ise…

Bunun bir tesadüf olduğunu kamuoyuna çok net, çok açık, çok vurgulu bir şekilde açıklamak durumundasınız.

 Mesela… “9 Kasım özenle seçilmiş bir tarih değildir” demelisiniz.

 Mesela… “Talihsiz bir tevafuk olmuştur” demelisiniz.

 Mesela… “9 Kasım’daki bu ziyaret herhangi bir ima içermemektedir” demelisiniz.

*

Fakat Sayın Diyanet İşleri Başkanı!

Bunları demekle de yetinmemelisiniz.

Ayrıca…

Saat 9’u 5 geçe kenefe gidin” sözünün…

– İslami ahlak ve terbiyeye hiç yakışmadığını…

– Asgari nezakete bile aykırı olduğunu…

– Ölmüşlerimizin hayırla yâd edilmesi prensibini alenen çiğnediğini…

– Bunun bir “eleştiri” olmadığını, bir ağzı bozukluk olduğunu…

Bu vesileyle mutlaka belirtmelisiniz.

Sayın Diyanet İşleri Başkanı!

Diyebilirsiniz ki:
“Kardeşim! Her ziyaretinde bulunduğumuz hastanın fikirlerine katılıp katılmadığımızı söylemek zorunda mıyız? Bu ne saçmalıktır!”

*

Sayın Diyanet İşleri Başkanı!

 Eğer ziyaret ettiğiniz zatın “10 Kasım’da kenefe gidin” diye bir sözü olmasaydı…

– Eğer günler torbaya dolmuş gibi ziyaret günü olarak 9 Kasım’ı seçmeseydiniz…

 Eğer “9 Kasım’da kenefe gidin” tarzı bir terbiyesizlik, bir “fikir” olsaydı…

 Eğer siz Diyanet İşleri Başkanı olmasaydınız…

Bu sözünüzde yerden göğe kadar haklı olurdunuz.

*

Sayın Diyanet İşleri Başkanı!

İşte tam da bu nedenle…

“9 Kasım tamamen tesadüftü” ve “Kenef sözünü asla tasvip etmem” demelisiniz.

Bunu söylemediğiniz takdirde…

Sizin hakkınızda şu iki hükmün verilmesi kaçınılmaz olur:

 BİR: Diyanet İşleri Başkanı, Atatürk gibi milli bir değer üzerinden bu toplumun kutuplaşmasına katkı sağlamaktan gayet memnun!

 İKİ: Diyanet İşleri Başkanı, Atatürk gibi milli bir değere büyük kıymet veren bu milletin fertlerinin incinmiş olmasını hiç umursamıyor!

Bu iki hükmü de geçersiz kılıp yerlere çalmak sizin elinizde Sayın Diyanet İşleri Başkanı.

Lütfen harekete geçiniz!”

Yukarıdaki yazı bana ait değil..
Ahmet Hakan’a ait.
Hem de Aynen Vatan gibi, Milliyet gibi Demirören Grubu tarafından satın alınmış ve yandaş gazete haline getirilmiş Hürriyet’teki köşesinden..
Üslubunu gereğinden fazla nazik bulmakla birlikte,  noktasına, virgülüne kadar katılıyorum..
Ama hemen söyleyeyim ki Diyanet İşleri Başkanı’ndan “istifa” gibi asil bir bürokrat harakirisini boşa bekliyor..
Asalet, altın sırmalı cübbe giymekle olmuyor..

 

Diyanete siyaset olur mu?

Devlet Memurları Yasası, memurların siyasetle herhangi bir şekilde ilgilenmesini tamamen yasaklıyor. Mevcut yasanın Diyanet’le ilgili kısmında siyasetle ilgilenen ya da siyasi görüşünü açıklayan din görevlilerinin meslekten atılması öngörülüyor.
Ama biliyoruz ki bu gün siyasetin en önemli sahnesi haline getirilmeye çalışılan mekanlar camiler..
Siyasetin gözü imamların üzerinde.. Siyaset, onları memleketin en ücra köşesinde bile düzenli olarak parti çarkını çeviren makineler olarak görme arzusundan vazgeçmiyor.
Örneğin Geçen yıl Eskişehir 2’nci İdare Mahkemesi din görevlilerine siyaset yasağı düzenlemesini Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla AYM’ye götürmüş, ancak laiklik ilkesini hatırlatan Ana Yasa Mahkemesi talebi oybirliğiyle reddetmişti.
Diyanet “Zinhar böyle bir talebimiz yok!” diye açıklama yapıyor ama
9-12 Ekim 2018’de Diyanet Hukuk müşavirliğince Kızılcahamam’da düzenlenen hukuk çalıştayının sonuç bildirgesinde “Siyaset yasağı kavramlarının yeniden tanımlanması amacıyla başkanlık birimlerinin de katılımı ile hukuk müşavirliğimiz koordinesinde bir çalışma başlatılacaktır”
ibaresini neden sonuç bildirgesine koyduklarını da açıklayamıyor..
“O ifade o anlama gelmez, biz öyle bişey kasdetmedik!” deyip geçiyor..

E, koskoca, sırmalı cübbeli, “laylonsuz sarıklı” din adamları yalan beyanda bulunacak değil ya!
Bizde bir enayilik var zaar!

Ne konuşuyorsunuz?

7 Kasım’daki ikinci yüz günlük eylem planının ele alındığı kabine toplantısı sonrası, toplantı ile ilgili bilgi veren Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Ahmet Kalın’a  TV 24 televizyonundan Ahmet Özdoğan ‘gıda enflasyonu’nu sordu. Kalın bu soruya: “Bu konu spesifik olarak gündeme gelmedi. Çünkü ekonomi ile ilgili bir sunum yoktu!” cevabını verdi..
Aynı gün, bu ülkenin ticaret bakanının bile 356 firmanın konkordato ilan ettiğini açıkladığı, binlerce esnafın kepengini kapattığı ya da kapatma noktasına geldiği, daralmanın, işten atılmaların sürdüğü, enflasyonun hızla yükseldiği bir ülkede 2. Yüz Günlük Eylem Planı toplantısında ekonomi konuşulmuyorsa siz orada ne konuşuyorsunuz arkadaş?!

Vatan’dan kovulurken

Demirören Vatan gazetesini almadan hemen önce gazetenin tirajı 250 binlere ulaşmış, iyi reklam alıyordu. Bünyesinde Zülfü Livaneli’den Mustafa Mutlu’ya Can Ataklı’dan Necati Doğru’ya, Mine Kırıkkanat’a Ruhat Mengi’ye, Süheyl Batum’a, Okay Gönensin’e, Ruşen Çakır’a, Reha Muhtar’a, Mehmet Tezkan’a, Selahattin Duman’a çok sayıda ünlü ve etkili yazar bulunuyordu.
Tam da satış görüşmeleri yapıldığı dedikoduları etrafı sardığı sıralarda tesadüfen(!) Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, bir yazarla birlikte Milliyet’e geçmiş, yerine, yazı işleri salonunda Atilla Güner, Tayfun Hopalı, hele Barlas Yurtsever gibi onca cevval yazı işleri müdürü varken, en kenardan, sessiz ve efendiden bir okullu olan İsmail Yuvacan, Tayfun’un yerine Genel Yayın Yönetmeni yapılmıştı.
Kovulacaklar listesinin ilk sırasına -artık en kolayından başlayalım mantığıyla mıdır, o dönemde gazetedeki tek karikatürcü ben olduğumdan mıdır bilinmez- beni koymuşlardı. O sıralarda AKP’liler,  Fetö’cüler tarafından aldatıldıklarının henüz farkında olmadığından, birlikte çalıştıklarını da hatırlayalım..
**
“İsmail Bey seni çağırıyor!” dediler. Gittim! Arka binanın alt katlarında bir yerde loş ışıklı bir odaydı.
Masasının ön kösesine, oturma ile yaslanma arasında bir pozisyonda ilişmiş, hemen lafa girdi. “Gazete camiası fazla büyük değil.. Yolumuz yine bir yerlerde kesişir..” cümlesiyle girizgah yapınca zaten gelirken üç aşağı beş yukarı belli olan vaziyet netleşti.. “Tamam kendinizi yormayın anladım!” diyerek yarı açık kapıya döndüm. Arkamdan “Tazminat hakların eksiksiz verilecek!” benzeri cümleleri yuvarlarken kapıdan çıktım.  Duruşundan, oturuşundan, konuşma şeklinden, bunu yapmaktan zevk alıyor olduğu algısına kapılmıştım. En azından diyaloğu kısa kesip, biraz da umursamaz görünerek ‘bu menüde bir lezzet’ olmama, kendimi ezdirmeme beni biraz rahatlatır diye düşünmüştüm hızla.
Ertesi gün işlemler sürerken insan kaynakları yöneticisine; “Beni işten atmanızın gerçek sebebi nedir?” diye sordum. “Ekonomik!” diye cevap verdi.
“Yani öyleyse beni atınca gazete batmaktan kurtulacak öyle mi?” Dudaklarını yukarı doğru kaldırıp, garip bir mimikle kafasını yana doğru esnetti; “Yani bu durumda öyle de denebilir!” diye cevap verdi.
“E, kardeşim, gazeteyi batmaktan kurtaran adan işten atılır mı?” diye karşılık verdim..
Bir sessizlik oldu..
Anlamadığından mı gülmedi, anladı da gülemedi mi, anlamadım..
**

ittifak!

AKP ile MHP arasında, iki ayrı kurum arasında öyle sıkı ve zorlama bir ittifak bağı oluşturuldu ki birbirlerine kıpırdama alanı bırakmadılar. Hatırlayalım.. Her ikisine de birkaç puanlık hayati değerde oy lazımdı.
Durum eşyanın tabiatına aykırıydı ama zorunluydu..
Öyle bir  “birkaç puan” ki birini barajın üzerinde tutundurdu, diğerinin de sultanlığını kurtardı..
Ama insan evladı böyle bir şey.. O vahim tablo, o endişe dolu günler geçti gitti.. Unutuldu bitti!
Şimdi yeni bir seçim ve yeni sıkıntılar var. İlahi adaletin ateşle imtihanı bitmek bilmiyor ki!
Bu sefer ittifak fazla işe yaramıyor ama “ayrılma da ayrılamıyorlar..”
Amerika’da karikatürist olsaydım, sistemin engin hoşgörüsüne sığınarak bu duruma başka bir karikatür çizerdim.
Ama değilim!..