Cumhuru ile davalı Cumhurbaşkanı

Ahmet Necdet Sezer’in son bir buçuk yıllık döneminde 26, Abdullah Gül’ün son bir buçuk yıllık döneminde 136 dava izni verilmiş.
Erdoğan döneminin ilk 3 Yıllık bölümünde ise 68 Bin 817 Kişiye Soruşturma Açılmış. Yanlış okumadınız.. 68 bin 817 kişi..
Prof. Dr. Yaman Akdeniz diyor ki: “Bu soruşturmalardan 12 bin 839’u davaya dönüştü. Özellikle AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 16 Nisan 2016’daki referandumla partili Cumhurbaşkanı olmasının ardından Erdoğan’a yönelik eleştirilere dahi “Cumhurbaşkanı’na hakaret” kapsamında işlem yapıldı.”
Birisi bu tabloyu, karşılaştırmalı olarak Cumhurbaşkanına göstermeli..
Peki bu tablo neyi gösteriyor?
Bu tablo Cumhur’u ile davalı bir Cumhurbaşkanı’nı gösteriyor!..
Ne anlama geldiğini de varsın Cumhurbaşkanlığı’nda bu işler için maaş alan 35’in üzerindeki danışman anlatsın..

Ruz-ı mahşer beratı..

İnternet’ten arama yapıp kolayca bulabilirsiniz.. Haber kaydındaki kendi ağzından ifadesini yazıyorum.. Sözlerim çarpıtıldı diyen AKP’li Sivas milletvekili ve eski bakan aynen diyor ki “…İnanıyorum ki, Hilmi Bilgin’e vereceğiniz destek, yarın sizin ruz-ı mahşerde berat belgelerinizden biri olacaktır!..” Hilmi Bilgin kim? AKP, Sivas belediye başkan adayı..
Tırnak içerisindeki cümleyi bir daha okuyun!.. Bu cümle hangi bütünün içerisinden alınmış olursa olsun, önünde, arkasında hangi ifadeler kullanılmış olursa olsun, okunulduğunda açıkça anlaşılandan başka bir mana taşıma ihtimali var mıdır?
Yoktur!

İsmet Yılmaz tepkiler üzerine “Cennet Beratı demedim.. Beratlarınızdan biri olacaktır dedim!” diyor..
Ha! tamam o zaman İsmet Abi..
Biz yanlış anlamışız tamamen!

Poşetlere karşı savaş

Poşetlere açılan savaş, iktidarda kalabilmek uğruna mümkün olan her şeye savaş açan bir anlayışın son komedisi.. Tabi ki “Naylon poşete hayır!” ama Dünya temiz enerjiye geçerken;
Akkuyu’ya Sinop’a nükleer santral yapanlar,
üçüncü nükleer santral için yer arayanlar,
hesapsız kitapsız yapılan HES’lerle, dereleri, ırmakları bitirenler,
yeşil yol teranesiyle karadenizde yayla bırakmayanlar bu aynı ‘özde çevreciler’ değil mi!
Yahu kardeşim! Dikey mimariyi neredeyse “vatan hainliği” ilan edenlerle 25 yıldır İstanbul’da yapılan gökdelenlerin neredeyse tamamına ruhsat verenler bu aynı ‘özde çevreciler’ değil mi?
Market kasiyerlerine ödeme yaptıktan sonra dişlerini sıkarak ceplerinden adeta bir protest silah çıkarır gibi  “Bez torbalarını” çıkartan insanlar görüyorum…
Yüz TL’lik alışveriş yapmış. Belli ki mesele 25 kuruş değil!.
Gözlerinde  “O 25 kuruşu benden asla alamayacaksınız!” yazıyor adeta..
Benden söylemesi.. Millette kayış kopmuş durumda!..

Kan Uyuşması

Cumhur ittifakı’nın her iki partisinde de taban kaynıyor.
İsyanların kimi dışarı yansıyor kimi yansımıyor..
İtirazlar, istifalar, ithamlar, disiplin cezaları, ihraçlar..
Ama siz bu görüntüye aldanmayın..
Cumhur İttifakı’na sadece iki hafta verin..
Hiç kuşkunuz olmasın. Bir iki haftaya itirazlar süner, sesler kesilir. Ortalık süt liman olur..
Çünkü birlik denilen şeyin ideolojik bir düğümü, ideolojik bir hedefi yok!..
İki ağır hastanın hayatta kalma dayanışması bu.
Artık siyasi hastalığının son demini yaşayan bu iki partiyi bir arada tutan tek şey “kan uyuşması”
Kanları birbirine uyuyor.. Kime nerede acil kan lazımsa diğeri oraya koşturuyor..
O kadar!.

 

 

Liyakat mi, sadakat mı?

Binali milletvekili,
Binali Bakan,
Binali Başbakan,
Binali İzmir Büyük Şehir Belediye Başkan Adayı
Binali Meclis Başkanı
Binali İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı..
Her işe Binali, Her işe Binali..
Bir ademoğlu bu kadar mı kullanışlı olur hey hat!

Portakal mandalina

“Portakal mı, mandalina mı ne?… Sen seni bilmezsen, bu millet patlatır enseni!”
Bir Cumhurbaşkanı bir gazeteciyi, üstelik alenen isim, adres vererek tehdit edebilir mi?
Üstelik de vatandaşa, anayasada yazılı bir gösteri hakkını kullanma haklarını hatırlattı diye..
Reis’in tayfası, en son portakal kesme eylemlerini Hollanda krizinde yapmışlardı.
Şimdi tam da portakal mevsimi..
Yakında ellerinde bıçaklarla portakal kesen aklıevvelleri televizyon ekranlarında izlemeye başlarız!..

Arap Dünyası

Tam da kurgulanan Fırat’ın Doğusu’na harekatın öncesinde, Trump’ın Suriye’den çekilme kararının yarattığı sis, Atatürk tarafından çizilen kırmızı çizginin Arap dünyası ile siyasi ve askeri ilişkimizi belirlemek açısından ne kadar doğru ve yerinde olduğunu gösteriyor.
Çünkü o çizgi, Trablusgarp’tan, Yemen’e, Suriye-Filistin Cephesi’ne; Arap ayaklanmalarından, Suudi Savaşlarına, çöl kumlarına akıtılan genç osmanlı askerlerinin kanlarıyla çizilmiş bir çizgiydi.
Biz bu arap çöllerinde daha önce binlerce öldük.
‘Hayati’ değil ise Arap dünyasının işlerine karışmak, sonuçları daha önce çok yaşanmış bir tecrübeydi.
Ama tarihi okumazsanız nereden bileceksiniz.

Türkiye’de doğan 380 bin suriyeli çocuğa vatandaşlık verilmesi tartışılıyor.
Olan oldu, en fazla olan da bize oldu.
Huylu huyundan vazgeçmez ama sanıyorum dünya artık Ortadoğu’nun karışmasını istemekten vaz geçti..
Gördüler ki buraya yapılan her müdahale radikal akımlar yaratıyor. Bu akımlar dönüp dolaşıp kendilerini de vuruyor.
Gördüler ki: savaşlar sonucu oluşan göçmen akınları durmak bilmiyor. Kendilerini de sıkıntıya sokuyor.
Batı, bir süredir bu bölgeyi; sıkıntılarıyla birlikte bir havası alınmış poşete koymaya karar vermiş görülüyor.

Askeri Ücret..

Vatandaşın kahir ekseriyetinin, henüz adını bile doğru telaffuz edemediği, bu ücretle çalışanlar dışındakilerin pek de umursamadığı ‘asgari ücret’!
İnsanımız, ülkedeki herkesin  hayatını ne kadar doğrudan etkilediğini bilseydi, toplanan ‘Asgari Ücret Komisyonu’na bu kadar kayıtsız kalır mıydı?
Çalışma hayatında pek çok parametre asgari ücrete endeksli. Prime esas kazanç alt sınırından, işsizlik maaşı alt ve üst sınırına, asgari geçim indiriminden idari para cezalarına kadar pek çok noktada asgari ücret üzerinden hesaplama yapılıyor. Emekli maaşından işsizlik maaşına, çocuk desteğinden trafik cezasına kadar bir çok gelir ve gider asgari ücrete göre pozisyon alıyor..
Dolayısıyla asgari ücret değişince pek çok konuda rakamlar da değişiyor..
Asgari Ücret Tespit Komisyonu 5 işveren temsilcisi (TİSK), 5 hükümet temsilcisi ve 5 de işçi temsilcisi (TÜRK-İŞ) olmak üzere 15 kişiden oluşuyor..
Ama hiç endişe etmeyin, tek bir 16’ıncı kişi karar veriyor..

İstanbul kıvranıyor!

AKP, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayını bir türlü netleştiremiyor.
Her kapıyı açan, İzmir’de Büyükşehir adayı olup kaybeden ve o günden sonra kaybettikçe kariyer büyüten Binali abi, şimdi de meclis Başkanlığından İstanbul’a uçacak gibi.. Bonus olarak da Cumhurbaşkanı yardımcılığı gibi bir paye ile..

Öyle ya da böyle, aha şuraya yazıyorum.. AKP’den istanbul’a kim aday olursa olsun, bu saatten sonra İstanbul’u yöneten Erdoğan olacaktır..

Vatan’dan kovulurken

Demirören Vatan gazetesini almadan hemen önce gazetenin tirajı 250 binlere ulaşmış, iyi reklam alıyordu. Bünyesinde Zülfü Livaneli’den Mustafa Mutlu’ya Can Ataklı’dan Necati Doğru’ya, Mine Kırıkkanat’a Ruhat Mengi’ye, Süheyl Batum’a, Okay Gönensin’e, Ruşen Çakır’a, Reha Muhtar’a, Mehmet Tezkan’a, Selahattin Duman’a çok sayıda ünlü ve etkili yazar bulunuyordu.
Tam da satış görüşmeleri yapıldığı dedikoduları etrafı sardığı sıralarda tesadüfen(!) Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, bir yazarla birlikte Milliyet’e geçmiş, yerine, yazı işleri salonunda Atilla Güner, Tayfun Hopalı, hele Barlas Yurtsever gibi onca cevval yazı işleri müdürü varken, en kenardan, sessiz ve efendiden bir okullu olan İsmail Yuvacan, Tayfun’un yerine Genel Yayın Yönetmeni yapılmıştı.
Kovulacaklar listesinin ilk sırasına -artık en kolayından başlayalım mantığıyla mıdır, o dönemde gazetedeki tek karikatürcü ben olduğumdan mıdır bilinmez- beni koymuşlardı. O sıralarda AKP’liler,  Fetö’cüler tarafından aldatıldıklarının henüz farkında olmadığından, birlikte çalıştıklarını da hatırlayalım..
**
“İsmail Bey seni çağırıyor!” dediler. Gittim! Arka binanın alt katlarında bir yerde loş ışıklı bir odaydı.
Masasının ön kösesine, oturma ile yaslanma arasında bir pozisyonda ilişmiş, hemen lafa girdi. “Gazete camiası fazla büyük değil.. Yolumuz yine bir yerlerde kesişir..” cümlesiyle girizgah yapınca zaten gelirken üç aşağı beş yukarı belli olan vaziyet netleşti.. “Tamam kendinizi yormayın anladım!” diyerek yarı açık kapıya döndüm. Arkamdan “Tazminat hakların eksiksiz verilecek!” benzeri cümleleri yuvarlarken kapıdan çıktım.  Duruşundan, oturuşundan, konuşma şeklinden, bunu yapmaktan zevk alıyor olduğu algısına kapılmıştım. En azından diyaloğu kısa kesip, biraz da umursamaz görünerek ‘bu menüde bir lezzet’ olmama, kendimi ezdirmeme beni biraz rahatlatır diye düşünmüştüm hızla.
Ertesi gün işlemler sürerken insan kaynakları yöneticisine; “Beni işten atmanızın gerçek sebebi nedir?” diye sordum. “Ekonomik!” diye cevap verdi.
“Yani öyleyse beni atınca gazete batmaktan kurtulacak öyle mi?” Dudaklarını yukarı doğru kaldırıp, garip bir mimikle kafasını yana doğru esnetti; “Yani bu durumda öyle de denebilir!” diye cevap verdi.
“E, kardeşim, gazeteyi batmaktan kurtaran adan işten atılır mı?” diye karşılık verdim..
Bir sessizlik oldu..
Anlamadığından mı gülmedi, anladı da gülemedi mi, anlamadım..
**