Liyakat mi, sadakat mı?

Binali milletvekili,
Binali Bakan,
Binali Başbakan,
Binali İzmir Büyük Şehir Belediye Başkan Adayı
Binali Meclis Başkanı
Binali İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı..
Her işe Binali, Her işe Binali..
Bir ademoğlu bu kadar mı kullanışlı olur hey hat!

Portakal mandalina

“Portakal mı, mandalina mı ne?… Sen seni bilmezsen, bu millet patlatır enseni!”
Bir Cumhurbaşkanı bir gazeteciyi, üstelik alenen isim, adres vererek tehdit edebilir mi?
Üstelik de vatandaşa, anayasada yazılı bir gösteri hakkını kullanma haklarını hatırlattı diye..
Reis’in tayfası, en son portakal kesme eylemlerini Hollanda krizinde yapmışlardı.
Şimdi tam da portakal mevsimi..
Yakında ellerinde bıçaklarla portakal kesen aklıevvelleri televizyon ekranlarında izlemeye başlarız!..

Arap Dünyası

Tam da kurgulanan Fırat’ın Doğusu’na harekatın öncesinde, Trump’ın Suriye’den çekilme kararının yarattığı sis, Atatürk tarafından çizilen kırmızı çizginin Arap dünyası ile siyasi ve askeri ilişkimizi belirlemek açısından ne kadar doğru ve yerinde olduğunu gösteriyor.
Çünkü o çizgi, Trablusgarp’tan, Yemen’e, Suriye-Filistin Cephesi’ne; Arap ayaklanmalarından, Suudi Savaşlarına, çöl kumlarına akıtılan genç osmanlı askerlerinin kanlarıyla çizilmiş bir çizgiydi.
Biz bu arap çöllerinde daha önce binlerce öldük.
‘Hayati’ değil ise Arap dünyasının işlerine karışmak, sonuçları daha önce çok yaşanmış bir tecrübeydi.
Ama tarihi okumazsanız nereden bileceksiniz.

Türkiye’de doğan 380 bin suriyeli çocuğa vatandaşlık verilmesi tartışılıyor.
Olan oldu, en fazla olan da bize oldu.
Huylu huyundan vazgeçmez ama sanıyorum dünya artık Ortadoğu’nun karışmasını istemekten vaz geçti..
Gördüler ki buraya yapılan her müdahale radikal akımlar yaratıyor. Bu akımlar dönüp dolaşıp kendilerini de vuruyor.
Gördüler ki: savaşlar sonucu oluşan göçmen akınları durmak bilmiyor. Kendilerini de sıkıntıya sokuyor.
Batı, bir süredir bu bölgeyi; sıkıntılarıyla birlikte bir havası alınmış poşete koymaya karar vermiş görülüyor.

Askeri Ücret..

Vatandaşın kahir ekseriyetinin, henüz adını bile doğru telaffuz edemediği, bu ücretle çalışanlar dışındakilerin pek de umursamadığı ‘asgari ücret’!
İnsanımız, ülkedeki herkesin  hayatını ne kadar doğrudan etkilediğini bilseydi, toplanan ‘Asgari Ücret Komisyonu’na bu kadar kayıtsız kalır mıydı?
Çalışma hayatında pek çok parametre asgari ücrete endeksli. Prime esas kazanç alt sınırından, işsizlik maaşı alt ve üst sınırına, asgari geçim indiriminden idari para cezalarına kadar pek çok noktada asgari ücret üzerinden hesaplama yapılıyor. Emekli maaşından işsizlik maaşına, çocuk desteğinden trafik cezasına kadar bir çok gelir ve gider asgari ücrete göre pozisyon alıyor..
Dolayısıyla asgari ücret değişince pek çok konuda rakamlar da değişiyor..
Asgari Ücret Tespit Komisyonu 5 işveren temsilcisi (TİSK), 5 hükümet temsilcisi ve 5 de işçi temsilcisi (TÜRK-İŞ) olmak üzere 15 kişiden oluşuyor..
Ama hiç endişe etmeyin, tek bir 16’ıncı kişi karar veriyor..

İstanbul kıvranıyor!

AKP, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayını bir türlü netleştiremiyor.
Her kapıyı açan, İzmir’de Büyükşehir adayı olup kaybeden ve o günden sonra kaybettikçe kariyer büyüten Binali abi, şimdi de meclis Başkanlığından İstanbul’a uçacak gibi.. Bonus olarak da Cumhurbaşkanı yardımcılığı gibi bir paye ile..

Öyle ya da böyle, aha şuraya yazıyorum.. AKP’den istanbul’a kim aday olursa olsun, bu saatten sonra İstanbul’u yöneten Erdoğan olacaktır..

Vatan’dan kovulurken

Yıl 2010.. Haziran!
Tam bu günler!..
Vatan Gazetesi, Demirören Grubu tarafından satın alınma öncesinde tirajı 250 binlere ulaşmış, reklam alma konusunda da sektörün en iyilerinden biri haline gelmişti..
Bünyesinde; Zülfü Livaneli’den Mustafa Mutlu’ya, Can Ataklı’dan Necati Doğru’ya, Mine Kırıkkanat’a Ruhat Mengi’ye, Süheyl Batum’a, Okay Gönensin’e, Ruşen Çakır’a, Reha Muhtar’a, Mehmet Tezkan’a, Selahattin Duman’a çok sayıda ünlü ve etkili yazar bulunuyordu.
Tam da satış görüşmeleri yapıldığı dedikoduları etrafı sardığı sıralarda tesadüfen(!) Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, Mehmet Tezkan ile birlikte Milliyet’e geçmiş, yazı işleri salonunda Atilla Güner, Tayfun Hopalı, Barlas Yurtsever gibi onca cevval yazı işleri müdürü varken, en kenardan; sessiz ve reresif bir uygulamacı olan İsmail Yuvacan, Devecioğlu’nun yerine Genel Yayın Yönetmeni yapılmıştı.
“Kovulacaklar” listesinin ilk sırasına -artık en kolayından başlayalım mantığıyla mıdır, o dönemde gazetedeki tek karikatürcü ben olduğumdan mıdır bilinmez- beni koymuşlardı.
Yıl 2010.. Haziran!
O sıralarda AKP’lilerin,  “Fetö’cüler tarafından aldatıldıklarının” henüz farkında olmadıklarını, birlikte çalıştıklarını, ortak olduklarını da hatırlayalım..
**
“İsmail Bey seni arıyor!” dediler. Gittim! Arka bitişik binanın alt katlarında bir yerde loş ışıklı bir odaydı.
Yarı açık kapıyı tıklatıp odaya girdiğimde, masasının ön köşesine, oturma ile yaslanma arasında bir pozisyonda ilişmiş, beklerken buldum:
“Beni aradığınızı söylediler!”
Hemen lafa girdi:
“Gazete camiası fazla büyük değil, yolumuz yine bir yerlerde kesişir..” şeklindeki klasik tenkisat cümlesiyle girizgah yapınca zaten gelirken üç aşağı beş yukarı belli olan vaziyet netleşti..
“Tamam kendinizi yormayın anladım!” diye sözünü kestim. Dönüp yarı açık kapıya yürüdüm.
Arkamdan, “Tazminat hakların eksiksiz verilecek!” benzeri cümleleri yuvarlarken kapıdan çıktım.
Normalde yayın yönetmeninin odası yazı işleri salonunun içerisindeydi.
Bu odayı bilmiyordum. Bulmaya çalışırken; kafamda ‘..mı acaba?’ düşüncesi -kesin olmamakla birlikte- vardı. Çünkü, “Gazetenin yeni sahipleri, muhalif yazar – çizerleri temizleyecek!” söylentileri bir süredir ortada dolaşıyordu.
E, karikatür!.. Muhalifin dik alası!..
En azından diyaloğu kısa kesip, hatta biraz da umursamaz görünerek ‘bu menüde bir lezzet olmama, ezilmeme beni biraz rahatlatır’ diye düşünmüştüm hızla. Nasılsa itiraz etmenin bir yararı yoktu..  Korkunun da ecele faydası yoktu..
Ertesi gün işlemler sırasında bazı kağıtları imzalayan insan kaynakları yöneticisine; “Beni işten atmanızın gerekçesi nedir?” diye sordum.
Kafasını kaldırıp bir kaç saniye, beyinde bir işlemin bitmesini bekler gibi yüzüme baktı..  “Ekonomik!” diye cevap verdi.
“Yani öyleyse beni atınca gazete batmaktan kurtulacak öyle mi?”
Dudaklarını yukarı doğru kaldırıp, garip bir mimikle kafasını yana doğru esnetti;
“Yani bu durumda öyle de denebilir!” diye cevap verdi.
“E, bilader, gazeteyi batmaktan kurtaran adan işten atılır mı?” diye karşılık verdim..
Bir sessizlik oldu..
Anlamadığından mı gülmedi, anladı da gülemedi mi, anlamadım..
**

Pazarlık

“Milli Kurtuluş Tarihi üç askeri, bir siyasi zafer üzerine kurulmuştur.
-İnönü zaferi dağınık kuvvetler yerine kurduğumuz ilk muntazam ordunun askeri emir ve kumandanın zaferidir.
-Sakarya, düşman istilasını vatanın bağrında durduran ve geri çeviren,
-Dumlupınar, istila ordularını yok ederek milli istiklali kuran askeri zaferlerdir.

Lozan muahedesi ise yeni Türkiye devletinin toprak ve hak bütünlüğünü ve tamamlığını, harbi kazanan devletler başta olmak üzere bütün milletler alemine tanıttıran ve tasdik ettiren siyasi zaferin şanlı ve şerefli vesikasıdır. İnönü’de: ismet Paşa cephe kumandanı,
Sakarya’da: Mustafa Kemal Paşa başkumandan ve İsmet Paşa cephe kumandanı,
Dumlupınar’da: Gazi Mustafa Kemal Paşa Başkumandan ve İsmet Paşa gene cephe kumandanı.
Lozan görüşmelerinde: Gazi Mustafa Kemal Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve İsmet Paşa Büyük Millet Meclisinin hariciye vekili ve başmurahhası idi…”

Başbakan Şükrü Saracoğlu, Ali Naci Karacan’ın 1943’te ilk baskısı yapılan ‘Lozan’ isimli kitabının sunuş yazısında yukarıdaki önemli tespiti yapıyor.

Ali Naci Karacan ise, bir film tasavvur ederek başlıyor anlatımına;
“Film, Mustafa Kemal’in atlılarının başında yanan İzmir’e girmesiyle başlar; kaçan bir ordunun bozgun manzarası gözlere dehşet verir. Bir elçi gelir, Türk başbuğundan barış diler. derken zırhlı gemilerine binerek İstanbul’dan Mudanya’ya koşan yabancı kumandanların düşünceli yüzlerini ve savaş meydanından gelen İsmet Paşa’nın ahşap bir evde, kendilerine Türk ordularını durdurmanın şartlarını kabul ettirişini seyrederiz..”

Bu gün, heyetimizin ABD’ye gidişinden dönüşüne, yaşadığımız durumu tasvir etmeye bile içim elvermiyor.
Trump gibi bir maskaranın önünde düştüğümüz duruma mı yanarsın, bunu başarı gibi anlatan bir güruhun kendisini basın diye tarifine mi yanarsın, buna inanan ve hatta cehaletiyle övünen bir vatandaş kesiminin varlığına mı yanarsın?
Neye yanarsın?

 

Dolar yükselmiyor ki!

Bir yürüyüş parkurunda yürüyen bir çok insanı düşünün.
Kimileri ileri doğru koşar, kimileri jogging yapar, kimileri bankta dinlenirken kimileri de ters istikamette yürür ya da koşar.
Küresel ekonomiye entegre ekonomilerin paralarının değerleri, adeta bir yürüyüş parkurunda hareket eden insanların davranışlarına benzer. Siz parkurda çok hızlı bir şekilde geri giderseniz, ileri gidenlerle aranız açılır. Yani o fark oranında değeriniz düşer. Bankta oturanlar karşısında da değeriniz düşer, sizden daha yavaş geri gidenler arasında, daha az da olsa yine değeriniz düşer. 
Mesele budur.
 
Bir kere adını doğru koyalım.
Malesef TL, sebebi çok belli çeşitli nedenlerle hızlı değer kaybediyor.
TL hızlı değer kaybedince de karşısındaki bütün birimler kendi nispi değerleri oranında değer kazanıyor. 
Dolar’ı “Türk düşmanı lobiler yükseliyor” enayiliğine sığınırsanız Rus rublesinin, Bulgar levasının, Pakistan rupisinin, hatta dostumuz Katar’ın riyal’inin TL karşısındaki yükselmesine bir lobi bulmakta zorlanırsınız.
 
Asıl soru şudur! Paranızın değeri neden düşer?
Üretiminiz, dış satımınız ve hazineniz yeterince güçlü ise paranızın değerini kimse düşüremez. Değil ise düşüş demokrasinizle, hal ve ahvalinizle daha sıkı ilişkili hale gelir. Ani düşüşler çevreye verdiğiniz güven ve istikrar duygusu ile hızla değişir. Sistemi despotizme doğru yöneltirseniz düşer, bu gün söylediğinizin yarın tam tersini yaparsanız düşer, sadece yabancı yatırımcıyı değil kendi halkınızı kandırırsanız düşer. dolu yağar düşer, sel olur düşer, düşer oğlu düşer. Bir kez güven ateşi söndü mü düşmesi kolay çıkması zordur.  
Misal; ekonominin kulağı deliktir.
Ülkenin başındaki zat-ı muhteremin, ülkenin bir köşesinde, hatta küçük bir topluluğa da olsa “Onların Doları varsa bizim de Allahımız var!” dediğini duyar..  Dolarının üzerinde büyük harflerle “IN GOD WE TRUST” yazan kefere, Zat-ı muhteremin bu cümlesini ekonomi diline tercüme eder.
“Bu duruma karşı herhangi bir çaremiz yok!” anlamına gelen bu tercüme karşısında gereğini yapar, tüm paraların dışarı doğru kaçışı artar. Paranızın değeri daha da düşer.

AKP,MHP- Al Gülüm Ver Gülüm

Türkeş’in ardından , Devlet Bahçeli MHP’Yİ 1999 seçimlerinde 129 milletvekili çıkararak Meclisin ikinci partisi yaptı. MHP’YE oy verenler de dahil hemen herkes, yeni bir Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasını beklerken MHP, yıllarca düşman parti ilan ettiği Bülent Ecevit’in DSP’Sİ ile hükümet kurdu ve iktidara geldi.
Tuhaf gelecek ama “Apo’yu ancak biz asarız diye oy istedi. Ancak koalisyonda Apo nun idamı yargı kararıyla kesinleşmesine rağmen, infazını engellemek için Ecevit ve Yılmazla anlaştı.

7 Kasım 2002’de, Kemal Derviş’in yapamadığını yaptı ve içinde bulunduğu koalisyonu bozarak AKP’yi iktidara getiren hamleyi yaptı.
Bundan sonraki süreçte Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden Türban’ın Devlet memurlarına serbest bırakılmasına, 4+4+4’den, Anayasa değişikliklerine kadar sürekli olarak AKP’nin yedek lastiği oldu.
ez cümle AKP, ne zaman başı sıkışsa MHP’yi yanında buldu. Peki karşılıksız mı?
MHP’de parti içi isyanları AKP’nin yasa yapma gücünü kullanarak bertaraf etti.
Varlığı varlığına, varlığı da varlığına mahkum.
O mübarek ipi sıkı tutun bakalım..

 

 

Mecliste defans derinliği

Ahmet Şık, Meclis kürsüsündeki konuşmasında zülf-i yare dokundu.
AKP sıralarından vekiller, başta eski futbolcu Alpay olmak üzere kürsüye yürüdü ki anlaşıldı eski sporcuların milletvekili yapılmasının eshabı mucibesi..