Mustafa Mutlu

 

Mustafa Mutlu’yu, 1999’depreminin hemen ardından, deprem bölgesinde çadır kurup haftalarca çadırda kalan genç bir Ekonomi Müdürü olarak tanıdım.
O yıl,  Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ona Yılın Gazetecisi ödülünü, konforlu odasında ayaklarını uzatıp haber trafiğini yönetmek yerine, bir depremzede gibi deprem çadırlarında, o yoksun, dramatik koşullarda yaşayarak, onların koşulları düzelene kadar geri gelmemecesine, haberlerini deprem çadırında yazdığı için vermişti..
Mustafa’yı tek bir kelime ile tanımla deseler hiç düşünmeden ‘Vicdan’ kelimesini en başa koyardım..
Aynı vicdan, Ergenekon, Balyoz kumpaslarında sembolleştirdiği ‘siyah gömlek eylemine de’ yansıyan vicdandı..
Haklılığa inanmışlığın verdiği cesaretle Silivri Dava’larını, satır satır, eylem eylem, Silivri’den izleyerek yazdığı yazılarda, yaptığı televizyon programlarında gözünü kırpmadan savunan ve son kumpas tutuklusu salınana kadar üzerinden o siyah gömleği çıkarmama kararlılığını gösteren, her şeyden önce insan gibi bir insan Mustafa..

Denenmiş, sınanmış; “Dön kardeşim!” diye önüne para ve ikbal serilmiş, test edilmiş, testten geçmiş, üstelik bunu teklif edenleri, bir de kitap yazarak pespaye bir paçavraya çevirmiş, eğitiminden, yaşamına gerçek gazeteciliğin tanımı olmuş, eğilmemiş, bükülmemiş, bir gazeteci..
Bir ders gibi Mustafa..
“Böyle mi olur Mustafa’lar hep?” dedirtesi Mustafa!..

“Söz uçar, yazı kalır..”
Artık söz de uçmuyor, yazı da!.. Dönün internete, makalelere, videolara bakın..
Dönün yazılarına kelime kelime bakın. Kitaplarına satır satır bakın.
Doğru bildiğini yazabilmek, inandığını konuşabilmek için önüne serilen imkanları elinin tersiyle kenara iten, paraya pula bakmadan söz söylemeye, yazı yazmaya, üstelik de hakkında açılan davalarla boğuşa boğuşa devam ederken, dün söyledikleri ile miskal kadar çelişki bulamayacağınız Mustafa..

Ben Mustafa’yı yirmi yıldır tanıyorum.
Onu tanıdığım için bana sağladığı “Var mı böyle bir arkadaşınız?” sorusunu sorma imkanı bile dünyaya değer..
Benim var..

Vatan’dan kovulurken

Demirören Vatan gazetesini almadan hemen önce gazetenin tirajı 250 binlere ulaşmış, iyi reklam alıyordu. Bünyesinde Zülfü Livaneli’den Mustafa Mutlu’ya Can Ataklı’dan Necati Doğru’ya, Mine Kırıkkanat’a Ruhat Mengi’ye, Süheyl Batum’a, Okay Gönensin’e, Ruşen Çakır’a, Reha Muhtar’a, Mehmet Tezkan’a, Selahattin Duman’a çok sayıda ünlü ve etkili yazar bulunuyordu.
Tam da satış görüşmeleri yapıldığı dedikoduları etrafı sardığı sıralarda tesadüfen(!) Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, bir yazarla birlikte Milliyet’e geçmiş, yerine, yazı işleri salonunda Atilla Güner, Tayfun Hopalı, hele Barlas Yurtsever gibi onca cevval yazı işleri müdürü varken, en kenardan, sessiz ve efendiden bir okullu olan İsmail Yuvacan, Tayfun’un yerine Genel Yayın Yönetmeni yapılmıştı.
Kovulacaklar listesinin ilk sırasına -artık en kolayından başlayalım mantığıyla mıdır, o dönemde gazetedeki tek karikatürcü ben olduğumdan mıdır bilinmez- beni koymuşlardı. O sıralarda AKP’liler,  Fetö’cüler tarafından aldatıldıklarının henüz farkında olmadığından, birlikte çalıştıklarını da hatırlayalım..
**
“İsmail Bey seni çağırıyor!” dediler. Gittim! Arka binanın alt katlarında bir yerde loş ışıklı bir odaydı.
Masasının ön kösesine, oturma ile yaslanma arasında bir pozisyonda ilişmiş, hemen lafa girdi. “Gazete camiası fazla büyük değil.. Yolumuz yine bir yerlerde kesişir..” cümlesiyle girizgah yapınca zaten gelirken üç aşağı beş yukarı belli olan vaziyet netleşti.. “Tamam kendinizi yormayın anladım!” diyerek yarı açık kapıya döndüm. Arkamdan “Tazminat hakların eksiksiz verilecek!” benzeri cümleleri yuvarlarken kapıdan çıktım.  Duruşundan, oturuşundan, konuşma şeklinden, bunu yapmaktan zevk alıyor olduğu algısına kapılmıştım. En azından diyaloğu kısa kesip, biraz da umursamaz görünerek ‘bu menüde bir lezzet’ olmama, kendimi ezdirmeme beni biraz rahatlatır diye düşünmüştüm hızla.
Ertesi gün işlemler sürerken insan kaynakları yöneticisine; “Beni işten atmanızın gerçek sebebi nedir?” diye sordum. “Ekonomik!” diye cevap verdi.
“Yani öyleyse beni atınca gazete batmaktan kurtulacak öyle mi?” Dudaklarını yukarı doğru kaldırıp, garip bir mimikle kafasını yana doğru esnetti; “Yani bu durumda öyle de denebilir!” diye cevap verdi.
“E, kardeşim, gazeteyi batmaktan kurtaran adan işten atılır mı?” diye karşılık verdim..
Bir sessizlik oldu..
Anlamadığından mı gülmedi, anladı da gülemedi mi, anlamadım..
**

Pisa Sınavı’nın Ardından..

Pisa Sınavı 2015 sonuçları açıklandı ve maalesef durum felaket ötesi..

Konu çok önemli..
Yarınımızın fotoğrafı!.
Biraz derinlemesine bakınca görülüyor ki bir karikatürle özetlenemeyecek kadar zor ve vahim!.
Yazmak zorundayım!

Öğretmenim, bürokratım, yöneticim, gazetecim, yazarım, müdürüm, velim, oku!
Öğrencim sen de oku!. Ama bil ki en suçsuz, en masum sensin!

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) bu sınavı Dünyanın 72 ülkesinde, o ülkelerin resmi kurumları ile işbirliği yaparak gerçekleştirdi. Bu kurum bizde de Milli Eğitim Bakanlığı..

Amaç; 15 yaş grubu yani lise başlangıcındaki öğrencilerinin bilgi ve becerileri yanında onların gerçek yaşam koşulları ile baş etmede ne kadar başarılı olabileceklerini ölçmek. Böylece eğitimin kalitesini belirlemek. Eksik-aksaklar konusunda araştırmacılara güvenilir veri sunmak.

Güvenilir deyince; sınav tüm dünya otoritelerinin güvenini kazanmış. 12 yıldan bu yana her üç yılda bir yapılıyor ve tek soruya bile itiraz gelmemiş.. Çeviriler ve yerelleştirmeler kılı kırk yararak yapılıyor.

Öğrencilerimiz, 72 ülke arasında Matematikte 49, fende 52, okumada ise 50. sırada yer aldı. Ne yazık ki en alt grubun içindeyiz.

Şöyle ki; sınava girenler başarılarına göre 6 gruba ayrılıyor.
6. gruptakiler en iyiler. Karmaşık matematik ve fen problemlerini çözebiliyor ve dahası bu çözümleri nasıl ve neden yaptıklarını anlatabiliyor.

MEB’in, tüm okullardan rastgele örneklem ile seçilen ve sınava katılan 5 bin çocuktan bu gruba giren yok.. Sıfır!
Beşinci grupta ise bir kaç öğrencimiz var.

Biz 2. gruptayız. En alt grubun bir üstü..

En alt grup, soruyu anlamıyor. Yani soruyu anlamayınca yapacak bir şey yok!
2. grup -ki bizim grubumuz- çok basit ve apaçık olan işlemleri yapabiliyor. Ama neyi, niye yaptığını bilmiyor, anlatamıyor. Okuduğunu anlamada 2012′ de yapılan -bir önceki- sınava göre dramatik bir düşüş var.
Sonuçta, matematik becerisi olmayan, hayata analitik bakmayan bir nesil daha yetişiyor. Uzmanlara göre bunun sonucu sürekli kriz durumu.. Çünkü dünyadaki meslektaşları ile rekabet edemeyen niteliksiz profesyoneller yetişecek. Bilgisiz mühendisler, beceriksiz doktorlar, yeteneksiz mimarlar vs, vs..
Sonuçta üniversiteler mezun edeceği öğrencileri mevcutların içinden seçecek!..

Uzak Asya ülkeleri ve Kuzey Avrupa ülkeleri en başarılılar. Singapur ve Finlandiya başı çekiyor..

Başarılı ülkelerin başarılarının nedeni zenginlikleri, nüfusları, dinleri, dilleri, özel okul sayıları değil. Örneğin Finlandiya’da özel okul oranı ‘binde dokuz’ken bizde bu oran 2016’ da ‘yüzde on sekiz buçuk’a çıktı.
Finlandiya’nın nüfusu az ama Asya’nın en iyilerinden  Çin’in nüfusu malum! Yani nüfusu az olanlar da çok olanlar da başarılı olabiliyor
ABD olanca zenginliğine, teknolojisine rağmen ilk sıralarda yok. Ancak 20. sırada yer alabildi.

Başarısız ülkelerin ortak yanı eğitimde bir yol haritalarının olmaması.

Eğitimde bir yol haritası olmayan en alttaki -Meksika gibi- ender ülkelerden biriyiz. Her yıl reform adıyla yaptığımız günlük düzenlemeler, bir yıl sonra tam tersine çevrilen denemeler öğretmeni reform(!) yorgunu yapmış. Öğretmenin de velinin de inancının, güveninin bitmesine neden olmuş.  Bu yolu izleyen bütün alttakiler gibi yerimizde bile sayamıyor durumdayız. Sınav odaklı, okuduğunu az anlayan, neyi neden yaptığını anlatamayan bir nesil geliyor.

Ne Yapmalı?

Önem sırasına göre süzerek sıralamaya çalıştığım uzman görüşlerini aşağıda özetliyorum.

  • Her şeyden önce bilime kulak vermeliyiz. Eğitim bilimcilerinden ve özellikle de ‘iyi yönetişim uzmanları’ndan oluşan bir öncü kadro oluşturmalıyız.
  • Halen lise çağındaki çocukların %20’si eğitim dışında. Doğuda bu oran %36’lara çıkıyor. 4+4+4 saçmalığına son verip kız-erkek, engelli-engelsiz, çırak ya da işsiz, ne sebeple olursa olsun okumayan tüm potansiyele erişmeli hepsini eğitimin içine almalıyız. (Erişim Kuralı)
  • Başarılı ülkelerde tüm bağımsız etkenler kaldırıldığında öğretmen eğitiminin ortak yol olduğu ortaya çıkmış durumda. Öğretmene yatırım yapmalıyız.
  •  6-15 yaş aralığında, eğitime harcanan kaynağın optimal seviyesinin 50 bin USD olduğu yönünde ortak kanı oluşmuştur. Bizde 35 bin USD olan bu rakamı optimal düzeylere yükseltmeliyiz.
  • Bununla birlikte, iyi yönetişim kuralları gereği, mevcut harcamaların ölçülebilirliğini sağlamalıyız. Örneğin milyonlarca dolar yatırım yapılan ve çöpe giden Fatih Projesi gibi projelerle zaten standardın altında olan yatırım oranının daha da aşağı çekmesine izin vermemeliyiz.
  • Pisa sonuçları, öğrencilerin bilgi seviyelerine göre ayrıştırılmasının sanıldığı gibi iyi sonuç vermediğini tespit etmiştir. Zira bu yöntemde sorunun temeliymiş gibi davranılan çocuk, bu sorunu oluşturanlar listesinin en sonunda yer alıyor olmalıdır. Eğitimciler, istisnasız olarak çocuğun yanında durmalıdır.

Pisa sıralamasında 20. sırada yer alan ABD eğitim camiası ‘panik butonu’na basmış durumda! Bizde ise Bakanlık Bürokrasisi düşük olan sıranın, aslında nasıl başarılı sayılabileceğinin istatistik modellerini üretmekle meşgul.

Ez cümle çözümü, Türkiye’de yaşayacak olan okul çağındaki 1 milyon Suriyeli çocuğu da hesaba katarak üretmeliyiz.

Konunun uzmanları “Durum endişe verici, endişelenmeliyiz ama çaresizlik hissetmemeliyiz!” diyor.

Son olarak şunu söyleleyim!.
Bu gün yönetici koltuklarında oturanlar bu işi acilen çözmezlerse emeklilikleri için bir an önce birikim yapmaya başlasınlar.
Çünkü bu çocuklar yarın onların emekli maaşlarını ödeyemeyecek!
İ. Bülent Çelik/2016

 

 

 

 

Dünya kanser olmuş!

 

09.01.2015 Kral Çıplak – Ulusal Kanal;
Edip Akbayram’ın konuk olduğu programda c
anlı yayın telefon bağlantısı ile Charlie Hebdo katliamı ardından yaptığım konuşmanın tam metni.

“Öncelikle, bu akşam stüdyoda sizlerle birlikte olamadığım, hayranı olduğum değerli sanatçı Edip Akbayram ile aynı stüdyonun havasını teneffüs edemediğim için çok üzgünüm. Hepinize Samsun’dan saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Dünya kanser olmuş durumda.
Bu gün, çeşitli aralıklarla, Dünya’nın çeşitli bölgelerinde bu hastalığın semptomları yaşanıyor..
Her semptomda rol alan aktörler değişiyor.
Değişmeyen üç temel parametre Var.
-Gerekçeler
-Saldırganlar
-Kurbanlar
Bu üç temel parametrenin karşısına yazılacak değerleri neredeyse sınırsız sayıda değiştirebilirsiniz..
‘Gerekçe’ parametresinin karşılığına ‘din’i koyabilirsiniz.. İslamı, hristiyanlığı, Aleviliği, sunniliği, selefiliği, koyabilirsiniz. Sözde Ulusal kurtuluş mücadelelerini, psikopatlığı, pazar yaratma iştahını, ticari hırsı, güç ihtirasını, vesaire vesaireyi koyabilirsiniz.
Gerekçeyi değiştirdiğinizde, gerekçeye uygun ‘saldırganlar’ ve gerekçeye uygun ‘kurbanlar’ da, otomatik bir oyunun elemanları gibi yerlerine oturuveriyor.
Gerekçe’nin bir “moda” olma özelliği de var.

 

Bu dönem, ‘Moda Gerekçe’ tahtında ne yazık ki İslam oturuyor.
Bununla birlikte hem saldırganlar hem de kurbanlar kürsüsünde de çok sayıda müslüman var.
Çünkü bu kurguda, bir paradoks olarak saldırganlar daha çok kurbanlar arasından çıkıyor.


Amerika’daki bir liseli’nin okulunda onlarca öğrenciyi katletmesi bu kanserin semptomlarından biridir.
Sultanahmet’te Canlı bomba bir Rus kadının bir Türk turizm Polisini öldürmesi de
Bingöl’de terhis olmuş 33 sivil giyimli askerin otobüsten indirilerek PKK tarafından kurşuna dizilmesi de
Uludere’de PKK’lı diye 39 köylünün askeri jetler tarafından bombalanması da,
Nijerya’da yüzlerce insanın Bogo Haram örgütü tarafından öldürmesi de,
Ortadoğu’da Işid’ın bir yıl içinde binlerce insanın kafasını kesmesi de,
Sivas, Madımak Otel’de aydınların yakılması da,
Rusya’da Rus çocuklarının çeçenler tarafından, Pakistan’da asker çocuklarının el kaide tarafından okullarının basılıp katledilmesi de..

 

Ve son olarak Fransa da karikatüristlerin öldürülmeleri de aynı hastalığın başka başka semptomlarıdır.

Ne yazık ki kısa gelecekte son da olmayacaktır.

 

Çünkü Dünya kanser olmuştur.
Hastalık her yerde aynıdır. Gerekçeler, Katiller ve kurbanlar değişmektedir.
Yarın hangi gerekçeyle kimin katil, kimin kurban olacağı belli değildir.
Bu gün hastalığın semptomları, gerekçeleri, kurbanları, katilleri adamakıllı karışmış durumdadır.
Charlie Hebdo da öldürülen çizerler tam da ırkçılığa karşı bir kongre hazırlığı içerisinde oldukları bir dönemde katledilmişlerdir. Yani tam da onları öldüren katillerinin derdine derman olmaya, hastalıklarına çare aramaya çalışırlarken.. Kapıda vurulan polisin de bir müslüman olduğu söylenmektedir.. Kör bir düello sürüp gidiyor.

 

İslam Düşmanı mı?
Öte yandan Charlie Hebdo bazı kesimlerce sanıldığı gibi islam düşmanı filan değildir. Tabu düşmanıdır. Bu nedenle sadece fanatik islamcılarla değil Fransa Cumhurbaşkanı’yla da, Papa’yla da, Hristiyan fanatikleriyle de başları derttedir. Dünyanın kültür devriminin önderliğini yapan, Reform ve Rönesans’ın bayrağını taşıyan bir ülkenin çocukları olarak “yazı ve çizi’nin önünde hiç bir tabunun olmaması düşüncesindedirler.. Kağıt ile kalem arasına korku girmemesi için mücadele edilmesi gerektiğini, bunun mizahın asli görevlerinden biri olduğunu düşünmektedirler.. Bunun için dilleri elbette biraz sivri ve kaçınılmaz olarak inciticidir. Kaldı ki medeni toplumların, kendilerine bile iğne batıran entellektüelleri ayakta tutmaları o toplumun sağlıklı kalmasını sağlayan kurallardan biridir.
Saldırıda hayatını kaybeden ve daha öncesinde de çeşitli kesimlerden tehditler alan derginin yayın yönetmeni çizer Stephanie Charbonnier verdiği bir röportajda “Kaleşnikoflara karşı yapacak bir şey yok. Ama yazıp çizmeye devam edeceğiz!”  diyerek korkunun anlamsızlığından söz etmişti.
Yazma ve çizmenin önündeki tabular ila-nihaye kalkacaktır. Ama elli yıl ama yüz yıl belki de beş yüz yıl sonra kalkacaktır. Sonunda mutlaka kalkacaktır.

O zaman geriye dönüp bakıldığında, Dünya yuvarlak ve dönüyor dediği için yargılanan Galileo ile Charlie Hebdo yazar ve çizerleri aynı kürsüde oturuyor olacaklardır.

Dünya Kanser olmuştur.
Bu kanserin temel sebebi dünya nimetlerinin adaletsiz paylaşımı ve buna bağlı olarak ortaya çıkan düşük entellektüel yapıdır..
Hastalık her yerde aynıdır. Gerekçeler, Katiller ve kurbanlar değişmektedir.
Yarın hangi gerekçeyle kimin katil, kimin kurban olacağı belli değildir.
Azrailin nefesi herkesin ensesindedir.
Herkes, her rol için adaydır!

Oysa sebep belliyse çaresi de bellidir.
Başta dünyanın üst yapı kurumları işin ciddiyetini kavramalı ve gerekli önlemleri almaya çalışmalıdır.
Peki alabilirler mi? Alacaklar mı?
Dünya bu hayali kurmaya, bu umudu taze tutmaya değecek kadar güzel bir yer.
Umut ediyoruz!
Yoksa Galileo da Karikatüristler de boşu boşuna ölmüş olurlar.
Umut ediyoruz çünkü,
Edip Akbayram’ın slogan olan türküsünde söylediği gibi, ‘Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz!’ ”

Programı Youtube’ da izlemek için:

1.32.20 – 1.45.02

Buralardan Bir Bülent Düzgit Geçti..

Başını çizmekte olduğu karikatürden kaldırdı.
-Şu anda kaç yaşındasın? diye sordu.
-Otuz yedi!.. diye cevap verdim..

Kalemi bir an elinden bıraktı..  Yeşile gidip gelen gözleri dalgın;
-Sana bir şey diyeyim mi! dedi.. Otuz yedi ile elli altı arası o kadar hızlı geçiyor ki  inanamazsın!..
Güldüm..
-Hiç bir şey anlamadım.. diye devam etti alnını kırıştırarak..

Şimdi ben elli altı yaşındayım ve sanki Bülent Düzgit ile bu konuşmayı dün yapmışız.
Gerçekten de ‘otuz yedi’ ile ‘elli altı’ arası hızlı geçiyormuş. Hem de çok hızlı!..
Nur içinde yatsın, Bülent öleli neredeyse altı yıl olmuş.
Son on yılı aynı odada olmak üzere, Çarşaf dergisinde ve Hürriyet Gazetesinde on beş yıl birlikte çalıştığımız masa ve masa tenisi arkadaşımın, FenaMizah.com dergisinde, iki yıl önce yayınlanan ‘anma’ çalışmasının sayfalarını, düşünen  ve hazırlayan sevgili kardeşim Aziz Yavuzdoğan’a şükranlarımla, aşağıda sunuyorum.
Kaynak: http://issuu.com/fenamizah_e-magazine/docs/fm25-mart.2014

 

Büyük görmek için resimlerin üzerine tıklayın!.

Bulent_duzgit_2

Bulent_duzgit_3

Bulent_duzgit_1

 

 

Mustafa Mutlu – AKP’NİN ÇARŞAFLI KIZLARA ATTIĞI KAZIK!

Carsafli_kadinlar_ve_ic_guvenlik_yasasi

Aydınlık/21 Şubat 2015/Köşeyazısı/Mustafa Mutlu:
Yukarıdaki karikatür, benim kader arkadaşım, ülkemizin en değerli çizerlerinden Bülent Çelik’e ait…

Bülent eski gazetemde benim sütunumda her gün muhteşem karikatürlere imza atıyordu; bizim koca bir köşede anlatamadığımızı o iki baloncukla dile getiriyordu. Doğal olarak iktidarı da eleştiriyordu.

Eski gazetem, gördüğü korkunç baskı yüzünden gazeteciliği bırakıp “iktidar goygoyculuğu” yapmaya başladığı ilk gün Bülent’i kapının önüne koydu.
O gün bugündür (aşağı yukarı 7 yıldır) gazetelerde çizemiyor.

Sağ olsun ricamı kırmadı; bir yıla yakın bir süredir yine benimle birlikte… Bu kez Ulusal Kanal’da “Kral Çıplak”ta çizgileriyle olay yaratıyor.

Bazen stüdyoya geliyor, bazen bize özel çiziği üç-dört karikatürünü gönderiyor.
Bir de sır vereyim mi? Tüm bunları bir kuruş ücret almadığı halde yapıyor!

İşte, yukarıdaki karikatür de Bülent’in dün geceki Kral Çıplak’ta yayınladığımız karikatürlerinden biri…

***
Bülent bu karikatürü gönderirken altına şu notu da düşmüş:
“Valla çizdim çizmesine de… Ben de işin içinden çıkamadım! Kendimi değil, ‘Anayasal bir hak olarak çarşaf giyen bacılarımın’ haklarını düşünüyorum.

Yeni İç Güvenlik Yasası’na göre çarşaflılar otomatikman hiçbir eyleme gidemezler! Çünkü yüzlerini kapatmaları yasak… Bu durumda ikisinden birini seçmek durumundalar: Ya çarşaf, ya eylem! Oysa mevcut duruma göre ikisi de anayasal hak!

Bu durumda nasıl olacak çok merak ediyorum.”

***
Türbanla ve çarşafla okula gidebilmek için hayatını ortaya koyan kadınlar:
Verdiğiniz kavgayla, düzenlediğiniz mitinglerle AKP’yi iktidara taşıdınız!

“Hak” olarak gördüğünüz türbanı, bu partinin “istismar” etmesinin önünü açtınız…

Türban sizin sayenizde önce kamusal alana, sonra Meclis’e ve nihayet anaokuluna bile girdi.

Ancak gelinen noktada mitinge ya da gösteri yürüyüşüne, toplu protestoya katılmak; çarşaflı kardeşlerinize yasaklandı!

Üstelik bu yasağı, başınızın tacı ettiğiniz “Adalet ve Kalkınma Partisi” getirdi.
Eğer bu yasağı başka bir siyasi parti iktidarı getirseydi;
adım gibi biliyorum ki ortalığı birbirine katardınız.

Oysa şimdi çıtınız çıkmıyor!
Buna “ikiyüzlülük” denir kızlar… Sakın bu duruma düşmeyin:
Dik durun; çarşafınızla eylemlere katılmanızı yasaklayan AKP’den hesap sorun!
21 Şubat 2015/Mustafa Mutlu

Basında yer almayan açıdan bir Nobel hikayesi

Tarih 9.12.2015..

Yer Stockholm Büyükelçiliği rezidansı. Ertesi gün aynı şehirde Nobel Ödülü töreni yapılacak. Kimya dalında Nobel alan Profesör Aziz Sancar için Büyükelçilik’te bir kutlama düzenleniyor. Büyükelçi bir konuşma yapıyor ve Aziz Sancar’a Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir hediyesini sunuyor. Ardından açık büfe yemeğe geçiliyor.

Buradan sonrasını aynı törende bulunan Ertuğrul Özkök’ten dinleyelim: (Hürriyet: 10.12.2015)

“Büyük Elçi Kaya Türkmen Hoca’nın kulağına eğiliyor. “Lütfen üst kattaki odaya geçebilir miyiz, sizinle konuşmak istediğim bir konu var!”

Yanlarında Türkiye’den Tören için gelmiş üç bilim kurulu üyesi ile üst kata çıkıyorlar. Büyükelçi odada Sancar’a “sayın Cumhurbaşkanımızın size özel bir mesajı var. Mümkünse sizi Türkiye’ye davet ediyor.”

Sancar, Mayıs ayında bir tören için Türkiye’ye geleceğini ve o sırada kendisiyle görüşmekten memnun olacağını söylüyor. Ancak Büyükelçi, “Buradan direkt Ankara’ya geçemez misiniz” deyince Sancar “Olabilir” diyor.

Hemen oradan Ankara aranıyor ve randevu sağlanıyor..”

 

Ertuğrul Özkök, bu detayı anlatırken  “Büyükelçilik’teki törende, Cumhurbaşkanı ile görüşme randevusu da alındı..” deyip geçebilirdi. Ama geçmiyor.

‘Kulağına eğilme’, ‘Üst kat’ ve ‘oda’ ayrıntılarını da özenle veriyor ve çekiliyor. Ağzı sütten yanmış bir gazeteci olarak bu kadar yapabiliyor. Eyvallah!..

 

Şimdi bu detaya biraz geri çekilip bakılınca ortalık yerde apaçık bir korku ve acziyet görülüyor.

 

Çünkü Sancar’ın Cumhurbaşkanının davetini reddetme riski var.

Bu nedenle bu davet, yemekte herkesin içinde, herkesin şahitliğinde yapılamaz.

Teklif kapalı kapılar ardında yapılmalı. Ancak gerekirse ikna edilmesi için üç bilim kurulu üyesi yedekte olmalı.

Öyle ya; koskoca Cumhurbaşkanının davetine aralarında basın mensuplarının da bulunduğu bir topluluğun önünde “Hayır!” denilmesinin yaratacağı rezalet durum var.

Böyle bir risk var:

Çünkü; Sancar, ödül alacağı açıklandıktan sonra her cenahtan etrafı kuşatılmasına karşın, açık ve net bir şekilde Atatürk hayranlığı, Cumhuriyet ve kimlik konusundaki tercihini beyan ediyor. Gericiliğe ve ırkçılığa prim vermediğini anlaşılır cümleler kurarak belli ediyor. Yakasındaki rozetinden kız çocuklarının eğitimine yönelik söylemlerine kadar net, tutarlı, gerçek bir bilim adamı profili çiziyor.  

Çünkü; Sancar YÖK’e bağlı üniversitelerden birinde, işinden edilme, hatta hapse atılma riskiyle çalışan el altındaki bir öğretim elemanı değil.

Sünkü  Sancar, Tez havuzlarından, yürütme tezlerle, çalıntı sorularla profesör olmuş itaatkar bir ulema değil.

Oysa; evindeki kütüphanede, Ara Güler’e, elinde ters tuttuğu kitaplarla poz veren Cumhurbaşkanı’nın bu bilim adamıyla görüşmeye iç ve dış prestiji için ihtiyacı var. Aslında ihtiyaç ‘birlikte resim vermek’ havasından kaynaklanmıyor.

İhtiyaç, “şer cephelerinin” muhtemel; “Hoca görüşmedi!, Hoca iplemedi!”  kozunu elimine etme aciliyetinden kaynaklanıyor.

Gelelim sonrasına:

Sancar, daveti kabul ediyor ama Kimya gibi analitik bir dalda Nobel almış koskoca profesör. Niyeti ve amacı sezinliyor. Törenden sonra Salı günü Türkiye’ye geliyor. İlk iş olarak son dönemde Cumhuriyet rövanşı, anti-emperyalist duruşu ve NATO’ya olan itaatkarlığının azalması nedeniyle tarumar edilen Ordu’nun fiili Başkomutanı’na, Genel Kurmay Başkanına çıkıyor. Nobel Ödülünü Başkomutan’a teslim ediyor ve diyor ki: 19 Mayıs’ta bu ödülü birlikte Anıtkabire götürmek ve Atatürk’e sunmak istiyorum. Bunu lütfen siz saklayın..

Dikkat edin! Ödülü kime emanet ediyor?

Fiili Başkomutan’a!

Kalıcı olana!

Sonra doğru Anıtkabire gidiyor, Atatürk’ün mazolesine kırmızı karanfil koyuyor. Saygı duruşunda bulunuyor. Dua ediyor.

Sonra Cumhurbaşkanı ile randevusuna gidiyor..

Davete icabet ediyor.

Bu detaylar basında bu pencereden pek yer almadı.

Ama ol hikaye bu..

Raşit Yakalı – Bülent Çelik : Söyleşi

 rasit_Yakali_bulent_Celik_Karikatur_soylesi

Bülent Çelik ile röportaj Bulent Çelik ile karikatür üzerine bir söyleşi.

Karikatürist Kimdir?

Karikatürist Kimdir?
‘Gazete-dergi karikatüristi’ aslında bir toplum polisidir.
Toplumun kendisine verdiği bir görevi, yer yer ücreti mukabili, yer yer bilabedel yerine getirir.
Görevi ‘Erk’ denilen ‘egemen güçleri’ eleştirmektir.
Üsluplar, yöntemler, kişiler, ülkeler, yayınlar değişir ama görev değişmez.
Eleştirilecek olan güç, yeri gelir iktidar olur, yeri gelir patronlar olur, yeri gelir askerler olur, hakim olur, hakem olur, devlet olur..
Olur oğlu olur..
“Dayak atma yetkisine sahip kim varsa eleştirilecek güç odur.”
Toplum, bu “özel polisine” der ki;
“bizim yerimize bu muhalefet işini sen yap. Binada her şey mükemmel gibi görünse de duvarda yağmurdan dökülen boyayı çiz ki o da düzeltilsin..
Eksik aksak kalmasın..
Birinin işi bunları hatırlatmak olsun..
Bu da sen ol!..
Ha! sen sakın ola ‘yağcılık, yandaşlık’ yapma!..
O görevi verdiğimiz bol miktarda adam var. ‘Yardımcı’, ‘danışman’, ‘sağ kol’, ‘has adam’ gibi kadrolar açıyoruz bu işler için. Sen o tarafını merak etme!” der..

Görev tanımı sadece bir ülkeye özgü değildir.

Almanya’da, Hindistan’da, Brezilya’da, Meksika’da, Amerika’da, Çin’de de olsa değişmez.
Bazı yerlerde biraz daha kolay bazı yerlerde biraz daha zor olur, bazı yerlerde ise bir süre neredeyse imkansız hale gelir o kadar..
Toplumun “Bunu biri yapmalı!” dediği bazen eğlenceli ama hakkıyla yerine getirildiğinde çoğu zaman da tehlikeli hale gelen bir iştir bu iş..
Karikatürist denilen “enayiler” bu işe talip olur.
Sonra başlarına gelmedik kalmaz!
Ama kendi düşen de ağlamaz..

Bu sitede yer alan karikatürlerden bir kısmı her zaman anlam geçerliliğini koruyor. Ama bir kısmı çizildiği gün ya da günlerde yaşanan olgu ve olaylara bağlı olarak üretildi.
Bu nedenle anlaşılabilmesi için söz konusu olayın da yeniden hatırlanması gerekiyor.
Karikatürlerin altlarında “çizildikleri dönemde yazılan” ve virgülüne dokunmadan buraya alınan kısa düşünce notları bulunuyor.
Sıkılmazsanız okuyun, hafızanızı tazeleyin..
Bazen iyi bazen de kötü ama; nerelerden nerelere gelmişiz, görün..

Cehalet ne güzel şey!. Herşeyi biliyorsun!

7 Mayıs Cumartesi-2011
Sabah; Eymen Öğretmen’in ısrarlı baskısı sonucu Doğa Koleji, Beykoz Kampüsü’nde çocuklara “karikatür dersi” vereceğim.
Pardon, ders vermek ne haddime!
Karikatür çizmeyi biliyor olmak onu öğretebiliyor olmayı da sağlamıyor ki..
Öğretmenlik başka bir şey..
Bildiklerimizi, dilimizin, elimizin döndüğü kadarıyla, bir kaç haftalık bir program içerisinde anlatmaya çalışacağız işte..
*
Dersin ilk günü.
Sözde, Eymen Hoca ilk derste bana refakat edecekti.
Ben de ondan biraz güç alacaktım. Ama okul gezisine gitmiş.. Başka çocuklara refakat etmek için Ankara’da.

Ana kapı girişinde, soldaki ilk kapı etkinlik odası.  Henüz ilk dersimiz.
Çocuklar etkinlik odasındaki üzeri resim malzemeleri dolu, yere oldukça yakın, alçak, uzunca bir masanın etrafında oturmuş, ellerinde kalemleri, önlerinde kağıtları, merak ve heves dolu gözlerle beni izliyorlar.
Dördüncü sınıftan da, sekizinci sınıftan da öğrenciler var.
Tanışma faslı bitti..
Lakin karşılıklı ciddiyet sürüyor.
Henüz onlar bana, ben de onlara rampa etmiş değiliz.
Orta sahada, kısa paslarla karşılıklı top çeviriyoruz.
Masa ve sandalyeler ‘Yedi Cüceler’in film setinden gelmiş gibi.
Masa başında, ayakta biraz bir şeyler anlatmaya çalışırken onlara fazla yüksekten baktığımı hissettim.

Okuduğum bir pedagogun bir cümlesi aklıma geldi. “Çocukların seni gerçekten dinlemelerini istiyorsan onlara, onlarla aynı düzlemden hitap et!”

Masaya elimi dayayıp biraz eğildim ama olmadı.
Ben çok iriyim. Onlar ise çok minikler.
Şekil olarak sorgu yapan FBI ajanı gibi bir pozisyon çıktı ortaya.
Yavaş yavaş doğrulup tekrar dik duruma geçtim.
O esnada gözüme, kenarda duran, çocukların oturduğu minik sandalyelerden biri ilişti. Aldım. Masanın başına getirdim.
“Buna oturup biraz da kamburumu çıkartırsam düzlem işi tamamdır!” dedim.

Sandalyeye oturmamla sandalyenin plastik ayaklarının dört bir yana kayarak ayrılması bir oldu.
Oturak yere yapıştı. Benim ayaklar havada!

Çocuklar önce bir kıkırdadılar ise de hemen koşuştular.
“Örtmenim, örtmenim!” diye biri kolumdan, biri ceketimden..
Minyatür sandalye. Oyuncak gibi bir şey.  98 kiloyu nasıl taşısın?

Düşmeye düştük ama çocuklarla, onların hizasından iletişim kurma işi ziyadesiyle ehven bir seviyeden hallolmuş oldu.

Pek öyle rezil olmak gibi bir şey hissetmedim.
Hatta ben de biraz güldüm kendi halime. Ben gülünce onlar daha çok güldü.  Bir iki espri yapayım, pişkine bağlayıp geçiştireyim diye; “neyse ki dersimiz karikatür.  Allahtan Milli Güvenlik ögretmeniniz değilim” dedim doğrulurken..
Ortalardan biri atıldı. “Ögretmenim! Milli güvenlik ne demek?”
Pası iyi değerlendirdim.
Konu değişti, gitti..
—-
Aynı günün akşamı,  CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun,  Radisson Hotel Ortaköy’ün en üst katındaki Boğaz manzaralı salonunda düzenlediği “Gazete Karikatürcüleriyle Buluşma” toplantısına, on-onbeş gazete karikatürcüsü ile birlikte katıldık.  O sıra Gazete’den de kovulmuşum ama yine de davet etmişler sağ olsunlar.. Bir ay sonra 2011 Genel Seçimleri yapılacak.
Sandalyeler sağlamdı bu sefer..
Benden de cüsseli bir sürü ‘öğreten siyasetçi’ vardı kare düzeninde dizilmiş masaların etrafında.
Hiç birinin sandalyesi çökmedi, hiç birinin bacakları havaya dikilmedi..
***