Demirören Vatan gazetesini almadan hemen önce gazetenin tirajı 250 binlere ulaşmış, iyi reklam alıyordu. Bünyesinde Zülfü Livaneli’den Mustafa Mutlu’ya Can Ataklı’dan Necati Doğru’ya, Mine Kırıkkanat’a Ruhat Mengi’ye, Süheyl Batum’a, Okay Gönensin’e, Ruşen Çakır’a, Reha Muhtar’a, Mehmet Tezkan’a, Selahattin Duman’a çok sayıda ünlü ve etkili yazar bulunuyordu.
Tam da satış görüşmeleri yapıldığı dedikoduları etrafı sardığı sıralarda tesadüfen(!) Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, bir yazarla birlikte Milliyet’e geçmiş, yerine, yazı işleri salonunda Atilla Güner, Tayfun Hopalı, hele Barlas Yurtsever gibi onca cevval yazı işleri müdürü varken, en kenardan, sessiz ve efendiden bir okullu olan İsmail Yuvacan, Tayfun’un yerine Genel Yayın Yönetmeni yapılmıştı.
Kovulacaklar listesinin ilk sırasına -artık en kolayından başlayalım mantığıyla mıdır, o dönemde gazetedeki tek karikatürcü ben olduğumdan mıdır bilinmez- beni koymuşlardı. O sıralarda AKP’liler,  Fetö’cüler tarafından aldatıldıklarının henüz farkında olmadığından, birlikte çalıştıklarını da hatırlayalım..
**
“İsmail Bey seni çağırıyor!” dediler. Gittim! Arka binanın alt katlarında bir yerde loş ışıklı bir odaydı.
Masasının ön kösesine, oturma ile yaslanma arasında bir pozisyonda ilişmiş, hemen lafa girdi. “Gazete camiası fazla büyük değil.. Yolumuz yine bir yerlerde kesişir..” cümlesiyle girizgah yapınca zaten gelirken üç aşağı beş yukarı belli olan vaziyet netleşti.. “Tamam kendinizi yormayın anladım!” diyerek yarı açık kapıya döndüm. Arkamdan “Tazminat hakların eksiksiz verilecek!” benzeri cümleleri yuvarlarken kapıdan çıktım.  Duruşundan, oturuşundan, konuşma şeklinden, bunu yapmaktan zevk alıyor olduğu algısına kapılmıştım. En azından diyaloğu kısa kesip, biraz da umursamaz görünerek ‘bu menüde bir lezzet’ olmama, kendimi ezdirmeme beni biraz rahatlatır diye düşünmüştüm hızla.
Ertesi gün işlemler sürerken insan kaynakları yöneticisine; “Beni işten atmanızın gerçek sebebi nedir?” diye sordum. “Ekonomik!” diye cevap verdi.
“Yani öyleyse beni atınca gazete batmaktan kurtulacak öyle mi?” Dudaklarını yukarı doğru kaldırıp, garip bir mimikle kafasını yana doğru esnetti; “Yani bu durumda öyle de denebilir!” diye cevap verdi.
“E, kardeşim, gazeteyi batmaktan kurtaran adan işten atılır mı?” diye karşılık verdim..
Bir sessizlik oldu..
Anlamadığından mı gülmedi, anladı da gülemedi mi, anlamadım..
**