Vatan’dan kovulurken

Yıl 2010.. Haziran!
Tam bu günler!..
Vatan Gazetesi, Demirören Grubu tarafından satın alınma öncesinde tirajı 250 binlere ulaşmış, reklam alma konusunda da sektörün en iyilerinden biri haline gelmişti..
Bünyesinde; Zülfü Livaneli’den Mustafa Mutlu’ya, Can Ataklı’dan Necati Doğru’ya, Mine Kırıkkanat’a Ruhat Mengi’ye, Süheyl Batum’a, Okay Gönensin’e, Ruşen Çakır’a, Reha Muhtar’a, Mehmet Tezkan’a, Selahattin Duman’a çok sayıda ünlü ve etkili yazar bulunuyordu.
Tam da satış görüşmeleri yapıldığı dedikoduları etrafı sardığı sıralarda tesadüfen(!) Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, Mehmet Tezkan ile birlikte Milliyet’e geçmiş, yazı işleri salonunda Atilla Güner, Tayfun Hopalı, Barlas Yurtsever gibi onca cevval yazı işleri müdürü varken, en kenardan; sessiz ve reresif bir uygulamacı olan İsmail Yuvacan, Devecioğlu’nun yerine Genel Yayın Yönetmeni yapılmıştı.
“Kovulacaklar” listesinin ilk sırasına -artık en kolayından başlayalım mantığıyla mıdır, o dönemde gazetedeki tek karikatürcü ben olduğumdan mıdır bilinmez- beni koymuşlardı.
Yıl 2010.. Haziran!
O sıralarda AKP’lilerin,  “Fetö’cüler tarafından aldatıldıklarının” henüz farkında olmadıklarını, birlikte çalıştıklarını, ortak olduklarını da hatırlayalım..
**
“İsmail Bey seni arıyor!” dediler. Gittim! Arka bitişik binanın alt katlarında bir yerde loş ışıklı bir odaydı.
Yarı açık kapıyı tıklatıp odaya girdiğimde, masasının ön köşesine, oturma ile yaslanma arasında bir pozisyonda ilişmiş, beklerken buldum:
“Beni aradığınızı söylediler!”
Hemen lafa girdi:
“Gazete camiası fazla büyük değil, yolumuz yine bir yerlerde kesişir..” şeklindeki klasik tenkisat cümlesiyle girizgah yapınca zaten gelirken üç aşağı beş yukarı belli olan vaziyet netleşti..
“Tamam kendinizi yormayın anladım!” diye sözünü kestim. Dönüp yarı açık kapıya yürüdüm.
Arkamdan, “Tazminat hakların eksiksiz verilecek!” benzeri cümleleri yuvarlarken kapıdan çıktım.
Normalde yayın yönetmeninin odası yazı işleri salonunun içerisindeydi.
Bu odayı bilmiyordum. Bulmaya çalışırken; kafamda ‘..mı acaba?’ düşüncesi -kesin olmamakla birlikte- vardı. Çünkü, “Gazetenin yeni sahipleri, muhalif yazar – çizerleri temizleyecek!” söylentileri bir süredir ortada dolaşıyordu.
E, karikatür!.. Muhalifin dik alası!..
En azından diyaloğu kısa kesip, hatta biraz da umursamaz görünerek ‘bu menüde bir lezzet olmama, ezilmeme beni biraz rahatlatır’ diye düşünmüştüm hızla. Nasılsa itiraz etmenin bir yararı yoktu..  Korkunun da ecele faydası yoktu..
Ertesi gün işlemler sırasında bazı kağıtları imzalayan insan kaynakları yöneticisine; “Beni işten atmanızın gerekçesi nedir?” diye sordum.
Kafasını kaldırıp bir kaç saniye, beyinde bir işlemin bitmesini bekler gibi yüzüme baktı..  “Ekonomik!” diye cevap verdi.
“Yani öyleyse beni atınca gazete batmaktan kurtulacak öyle mi?”
Dudaklarını yukarı doğru kaldırıp, garip bir mimikle kafasını yana doğru esnetti;
“Yani bu durumda öyle de denebilir!” diye cevap verdi.
“E, bilader, gazeteyi batmaktan kurtaran adan işten atılır mı?” diye karşılık verdim..
Bir sessizlik oldu..
Anlamadığından mı gülmedi, anladı da gülemedi mi, anlamadım..
**

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir