LOMBOZ 24 MART 2023
Bir İnce analiz
Muharrem İnce, zaman zaman açıklamalar yaparak kendince haklı gerekçeler ortaya koysa da; özellikle CHP tabanı ve CHP’ye oy veren kesimin zihninden silinmeyen şu üç ölümcül hatayı yaptı:
Bir İnce analiz
Muharrem İnce, zaman zaman açıklamalar yaparak kendince haklı gerekçeler ortaya koysa da; özellikle CHP tabanı ve CHP’ye oy veren kesimin zihninden silinmeyen şu üç ölümcül hatayı yaptı:
Çevre dostu bez torbalar
Bizzat kendisi açıkladı.
Bu seçimde Cumhurbaşkanı müzikli miting yapmayacakmış.
Otobüste, mikrofon, hoparlör olacak, lakin müzik olmayacakmış.
Siyasetin tutarsız salınımlar yaptığı dönemlerde, hem yorumcuların hem de siyasetçilerin ağzından, matah bir siyaset felsefesiymiş gibi aynı cümleleri işitiyoruz:
“Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir”
“Siyasette dün dündür, bugün bugündür!”
…
Bu cümlelerin tercümesi şudur:
“Bugün söylediklerimin yarın tam tersini yapabilirim. Ben güvenilmez bir adamım! Her an zigzaglar yapma potansiyeline sahibim!”
—
Kılıçdaroğlu’na kimler karşı?
Kılıçdaroğlu’nun “Beşli çete” diye isimlendirdiği ve 2002 yılından bu yana 191 kez değiştirilen kamu ihale yasaları sayesinde “malı götürdüğünü” iddia ettiği ticari zevatın, Kılıçdaroğlu’na gösterdiği sert direnci anlamak kolay!
…
Onların sağlam gerekçeleri var!
Mal mülk, para pul meselesi…
Spora siyaset bulaşmasın!
Tribünlerden “hükümet istifa” sloganları yükselince, sloganın muhatapları “Spora siyaset bulaşmasın!” itirazları ile zıplayarak yeri göğü inlettiler.
…
Kulüpler Birliği derhal aynı minvalde bir açıklama yaparak web sitesine “Spora siyaset bulaşmasın!” diye manifesto yazdı.
Kendi ifadesiyle; sigorta poliçesi basan “Oki yazıcının” sesini, hint bülbülü sesi dinlermişcesine huşu içinde dinleyebilme yeteneğine sahip ender kişilerden biri olan Sayın İçişleri Bakanımızın üç hali var:
…
Onu takım elbiseli, kravatlı ve sinek kaydı traşlı gördüğümüzde her şeyin, yolunda olduğunu anlıyoruz.
Hele aynı anda muhalefet cenahından birine, nev-i şahsına münhasır bir üslup ile verip veriştiriyorsa anlıyoruz ki asayiş berkemal, ortalık sütliman!..
…
Buna mukabil, kendisini sarı çizmeli olarak gördüğümüzde anlıyoruz ki;
ya Karadeniz civarında bir yerlerde sel var;
ya da allah muhafaza, Bordum, Muğla, Marmaris hattında ciddi bir orman yangını var.
…
Sayın Bakanımızı kirli sakallı gördüğümüzde ise anlıyoruz ki durum daha ciddi.
Memleket sathında bir yerlerde deprem var!
…
Hele Sağlık Bakanımızı da aynı şekilde kirli sakallı görüyorsak anlıyoruz ki deprem çok büyük!
…
Çünkü onu, Dünya Sağlık Örgütüne göre 300 bin vatandaşımızın hayatını kaybettiği pandemi döneminde bile tek bir gün traşsız görmemişiz.
…
Ama hemen enseyi karartmayın:
Şuraya dikkatinizi çekmek isterim!
Evet, felaket büyük olabilir, ama altından kalkma konusunda asla umutsuz değiliz!
…
Bunu nereden anlıyoruz?
Çünkü Sayın Cumhurbaşkanımız henüz sakallı değil!.
…
Allah muhafaza, Sayın Cumhurbaşkanımızı da sakallı görürsek yandı gülüm keten helva!
Anlayın ki durum vahim!
…
Neyse ki içimiz rahat.
Sayın Cumhurbaşkanımız henüz sakallı değil.
—
Daha önceleri nerelerdeydiniz?
Deprem olunca devlet de vatandaş gibi korkuyla ürperir mi?
Normalde ürpermez!
…
Devlet soğukkanlı bir organizasyondur.
1- Sorunu belirler, analiz yapar, çözümü üretir.
2- Nelerin ne zaman nasıl yapılacağını, birçok farklı uzmanın kafa kafaya vererek netleştirdiği detaylı bir planlama yapar.
3- Bu planlama çerçevesinde. gereğini adım adım yaparak tedbirini alır.
…
Peki devletimiz bunu yapmış mı?
Kahramanmaraş depreminin hemen sonrasında, ani bir refleks hareketiyle İstanbul’da, 93 okulun boşaltılarak, alel acele öğrencilerinin başka okullarda eğitime alınması olayına bakacak olursak, yapmamış.
…
Anladık ki, birinci maddenin ilk adımı yani “sorunu belirleme” aşaması gerçekleşmiş lakin, belirlenen sorun dosyalara konulmuş, rafa kaldırılmış.
Sonrası sen sağ ben selamet!
…
Öyle olunca, deprem gerçeğinin dehşetli görüntüsü karşısında vatandaş nasıl ürpermişse devlet de öyle ürpermiş.
Niye ürpermiş?
Çünkü gereğini yapmamış.
…
Devlet ürperir mi?
İşte ürpermiş abisi!
Ürpermese, bekleyip bekleyip, depremin ertesi günü 93 okulu boşaltır mı?
—
Hatırlarsınız, ilk iki gün deprem bölgelerine ulaşamayan afet yönetimi, bunu gerekçelendirmek için “Asrın Felaketi” başlıklı bir video yapmıştı.
…
Seslendirme sanatçısı: Morgan Freeman’ın ‘yerli ve milli’si Mazlum Kiper’e, belgesel tadında, şöyle bir metin okutmuşlardı:
“Felaket çok büyüktü, o nedenle kaybımız da çok büyük. Hiçbir ülke bu büyüklükteki bir depreme dayanamaz. Yapacak bir şey yoktu!..”
…
Oysa Japonya, 7,6’lık birçok depremde hiç can kaybı yaşamamış, bina yıkılması, kolon çökmesi bir yana neredeyse cam kırılmamıştı.
…
Hatta 2011 yılındaki ‘depremlerin kıyameti’ büyüklüğündeki, 9.1’lik Honshu depreminde sadece 1475 kişi yaşamını kaybetmişti.
9,1’lik depremin 7,6 ya göre en az 50 kat daha güçlü olduğunu da hassaten not edelim.
…
Sonuçta, vatandaşlardan gelen yoğun tepki üzerine, İletişim Başkanlığı, bu ‘cin fikir’ algı videosunu geri çekmişti…
…
Halbuki:
“Evet felaket çok büyüktü. Bilim adamlarımız bizi çok önceden, nokta atışı uyardı. Biz de gereğini yaptık, binalarımızı güçlendirdik. Yıkılacak olanları yıktık.
Eskiden olsa en az 200 bin canımızı alacak bu büyük felaketi, can ve mal kaybı yaşamadan atlattık…” diye bir video yapsaydı kimse itiraz etmez, bırakın itirazı, bunu beceren afet yönetiminin ayakkabılarını yalarlardı.
Tabi ki elleriyle!
—
Felsefe
Şu aralar kirli sakallı birinden şöyle felsefe dolu veciz bir söz bekliyorum..
“Depremden kurtulmak için tek kozumuz var, ona yakalanmamak!”
Kim olabilir ki?
—
TELE1’i kapatmak için geç kaldınız!
Ornitologlar bilir.
Bülbülün bir ötme mevsimi vardır.
Bülbül; hayatının belli bir döneminde, -işte tam da o ötme mevsiminde- başka bülbüllerin sesini duyarsa, yani başka bülbüllerden ses alırsa, destek alırsa ötmeye başlar.
…
Eğer ötme mevsiminde başka bülbül sesi duymazsa o bülbül artık hiç ötmez.
Ve bülbüle yapabileceğiniz en büyük kötülük budur.
…
Bülbülü tek başına kafese koyabilirsiniz.
Onu, tam da o ötme mevsiminde başka bülbüllerin sesini dinlemekten men edebilirsiniz. İşte o zaman bülbülün sesini, soluğunu kısmış olursunuz.
…
TELE1, ötme mevsiminde başka bülbüllerin sesini duymuş, ötmeyi öğrenmiştir.
…
Belki beş-on yıl önce, daha bülbül sesini tam duymazdan evvel, TELE1’i kapatabilirdiniz.
…
Ama artık geçmiş olsun!
TELE1’i kapatamazsınız!
…
Demem o ki, arkasında, onun dürüstlüğüne, haberciliğine inanmış, ona para bağıyla değil gönül bağıyla bağlanmış milyonlarca izleyici oluşturmuş bir yayın organını gerçek anlamda kapatamazsınız.
…
Cebinden para harcayıp logo bastırarak, arabasının arkasına yapıştıracak kadar gönüldaş kitlesi oluşturmuş kanalı kapatatabilmeniz kabili mümkün değildir!
Çünkü artık o bir tv kanalı değil, misal, resimdeki gibi turuncu vosvosların sesi olmuştur.
Onlar ne yapar, ne eder o sese can verirler.
…
Bakın size dostça söylüyorum.
Boşuna uğraşmayın!
Geç kaldınız!
…
Lisansını iptal etseniz, bütün kameralarını çalsanız, cümle camlarını çerçevelerini kırsanız bile TELE1’i kapatamazsınız!
…
Neden?
…
Çünkü bülbülün ötme mevsimi geçmiştir güzel kardeşim!
Artık bülbül ötmeyi öğrenmiştir.
—
Samsun’da o karar şimdilik ertelendi
Kürtün Vadisi: Ankara yönünden Samsun’a girerken, Otogarı denize doğru geçer geçmez, hemen sağ tarafınızda kalan 1 milyon 600 bin metrekare büyüklüğünde, dere çevresi yeşil bir alan.
…
Samsun Merkez ile Atakum’un sınır bölgesinde, Kürtün deresinin suladığı, sert rüzgarlara kapalı olması nedeniyle 50 türün üzerinde meyve yetiştiği bilinen, Karadeniz’de, ama bölgeye aykırı, ılıman bir mikroklima, özel bir habitat.
…
AFAD raporlarında bile ‘heyelan bölgesi’ olduğu belirtilmiş. Yapılanma tehlikeli ve riskli olarak işaretlenmiş.
…
Deprem öncesi bu bölge için bir proje yapıldı. “Çatalarmut Rekreasyon Alanı Projesi”.
2016 yılında planlanan bu proje, otantik habitatın yok edilmemesi kaydıyla, Samsun için, zaten var olan bir yeşil alanı organize etmek anlamında makul bir proje olarak görülebilirdi.
…
Ancak nasıl olduysa, Aralık 2022’de yapılan imar değişikliği ile bu rekreasyon projesinin hemen çeperine 20 bin konutluk bir inşaat virüsü girdi.
…
Yerel basın, heyelan alanına yapılması planlanan bu rant uyanıklığına büyük tepki gösterdi.
Başta Samsun Halk Gazetesi yazarları, Yener Cabbar, İsmail Başaran, Mehmet Aksoy ve Ragıp Göker olmak üzere bütün eli vicdanında insanların yoğun tepkisi üzerine projede öngörülen yapılaşma önce yatay mimariye çevrildi, sonra konut sayısı 20 binden 15 bine düşürüldü.
Ama ısrar devam etti.
…
Çoğunluğunu AKP’li üyelerin oluşturduğu Samsun Büyükşehir Belediye Meclisinde, tam da “asrın felaketinin” ilk günü; 6 Şubat’ta oylanması planlanan önergenin oylanma tarihi; -çok manidar olacağı hesap edilmiş olacak ki- 13 Şubat’a ertelendi.
13 Şubat’ta da yemeyince, bizzat AKP’li bir üyenin önerisiyle, ileri bir tarihte görüşülmek üzere buzdolabına konuldu.
…
Yani projeden vazgeçilmedi.
Tepkilerin ‘sünmesi’ için karar bir miktar ileri atıldı.
Sotada bekliyor!
…
Evet Samsun 1. derece deprem alanı değil. Ama bölge hem Kuzey Anadolu Fayına yeteri kadar yakın hem de bu proje bölgesi zaten heyelan bölgesi.
…
Yok edeceğiniz özel habitat bir yana, olası bir yakın depremde, hem dere alüvyonu ile oluşmuş düz alanda, hem de tescilli heyelan bölgesinde yıkılmaya namzet yerleşim alanı için böylesine zorlama, nasıl bir ticari ihtirasın ürünü?
Kürtün Vadisine çok benzeyen “Malatya Bostanbaşı bölgesine dikilmiş modern binalara bu depremde ne olduğunu” araştırmaya üşenirseniz CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’ya bir telefon edin, anlatsın.
…
Yaşadığımız son faciadan sonra kimse, “Bize ne, artık alan da satan da gözünü açsın!” deme lüksüne sahip değil!
Yıkıldıktan sonra, yardıma koşmak zorunda kalacak olanlar sizlersiniz!
Yaraları sarmanın külfetine, maliyetine katlanacak olanlar sizlersiniz!..
…
Üstelik, AKP’li Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Demir’in bir mimar olduğunu biliyoruz.
Fazla söze ne hacet!
—
Zaman herşeyin ilacı
Konu depremden açılmışken, Doğu Avrupa’nın en şahin iki Dışişleri Bakanı deprem nedeniyle, barış ve dostluk ve yardımlaşma havasında bir araya geldiler.
…
Bizim Bakan, “Böyle.dostça bir araya gelmek için deprem beklemeyelim” dedi, öteki de “Bu sözlere imzamı atarım” diye tasdik etti.
…
Laf aramızda, ben size birşey söyleyeyim.
Arap levhası, Anadolu plakasını yılda 22 mm kuzeye ve batıya doğru itiyor.
Öte taraftan Afrika levhası da yukarı doğru benzer şekilde hareket halinde.
…
Ne demek bu?
Şu demek!
Az bir sabredin.
Yalnız, Bakan Nebati’nin dediği gibi altı ay değil de 65 milyon yıl bir gözünüzü yumun. Ne olacak?
İzmir ile Selanik birleşecek.
Ne 12 mil, ne 12 Adalar meselesi kalacak.
Ne Fır Hattı sorunu ne de Deniz Yetki Alanı hikayesi…
…
Arada Ege Denizi, Akdeniz kalmadığı için ne Mavi Vatan diye bir kızıl elmamız olacak ne de sınırlarımız ilelebet payidar kalacak.
Yeterince zaman ortalıkta sorun bırakmayacak!
Her şeyin ilacı zaman…
—
Kızılay tanıtımı böyle mi yapılır?
Depremle birlikte televizyonlarda Kızılay reklamları dönüp durmaya başladı.
Böyle bir kurum, böyle bir zamanda televizyon reklamını ne düşünerek yapar?
Hiç eğip bükmeden söyleyelim:
Arazide; görülmesi gereken yerlerde görülemediğini düşündüğü için yapar.
…
Afet zamanı; Kızılayın reklam zamanı mıdır, icraat zamanı mıdır?
…
İcraatını doğru ve zamanında yapmış olan bir Kızılay’ın, afet bölgesinin her metrekaresinde yer alan yardım çadırlarının göğsüne nakşedilmiş ‘hilali ahmeri’ bütün kanalların, bütün görüntülerini kaplamaz mıydı?
…
Yani, ekranlarda öyle yer alamıyorsanız, böyle yer alacaksınız, öyle mi?
Hayır, böyle bir zamanda, böyle bir reklam kararını veren yöneticiyi uyaran, uyandıran, sosyal iletişimden anlayan tek bir yönetim kurulu üyesi de mi çıkmadı?
…
Söyleyecek birşey yok!
Koskoca Kızılay’ı; tam da bu sırada bu reklamı yapmaya karar verebilen bir yönetici yönetiyorsa, Kızılay’ın hali ahvalinde bir gariplik aramanın anlamı da kalmıyor.
Bilmem, anlatabiliyor muyum?
—
Nerede bu devlet?
Depremin ilk 3 günü bütün yük, tıpkı pandemide olduğu gibi bölgede ayakta kalabilen az sayıda sağlık çalışanının omuzlarındaydı.
…
Hatay’da 6 hastanenin 5’i çöktü. Yarısı ayakta kalan tek hastane de, ağır yük altında ezildi kaldı.
TTB web sitesinde, enkaz altında hayatını kaybeden 93 doktoru, isim isim açıkladı. Hem hastaneler hem doktorlar hem de sağlık çalışanları enkaz altındaydı. Hayatta ve ayakta kalanların sırtında kaldıramayacakları kadar bir ağırlık vardı. Asker paranoyası yüzünden devletin desteği gecikince, cefakar ve acılı insanların isyan duyguları ortaya çıkmaya başladı.
…
Adıyaman’da sağlık çalışanı kadın, Habertürk ekibinin canlı yayınında, “Bu kolonların altında her üst düzey yetkilinin kanı var! Cumhurbaşkanı gelsin buraya, yüzü yetiyorsa gelsin!” diye çığlık çığlığa bu isyanını dile getirdi.
Sen misin isyan eden?
…
O güne kadar ortada görünmeyen devlet, hemen o akşam bu kadının evini buldu, kapısını çaldı. Polis eşliğinde savcılık tutanağı imzalatıldı..
Hani neredeyse, “Nezarethane yıkılmamış olsaydı görürdün sen!” dercesine, bu günlerce aletsiz, ilaçsız, insan kurtarma savaşı vermiş sağlık kahramanına ayar verildi, terörle bağlantısı sorgulandı!
…
Bu nasıl bir tölerans yoksunluğu?
Nasıl bir empatiden yoksun yönetme anlayışı, akıl alır gibi değil!
…
Deprem bölgesi dışındaki bir çok insan da, sağlık çalışanına yapılan bu muameleye isyan etti.
…
Onlardan biri de, olaylara mizahçı gözlüğüyle bakma yeteneğine sahip, ismi bende bir yazar dostum Y.Ö.
İsyanını hicivle dile getirmiş.
Yukarıdaki çizimin fikri ona ait…
—
Öyle bir zaman ki,
Siyaset konuşulamıyor, seçim konuşulamıyor, EYT konuşulamıyor, tamam da;
zamlar da konuşulamıyor.
Oysa etiketler yine her gün değişiyor.
Kıymanın fiyatı son bir haftada yüzde otuz arttı.
Maydanoz birkaç günde 5 liradan yedi buçuk liraya çıktı.
İşçi, memur, emeklinin aldığı maaş yine her gün erimeyi sürdürüyor.
…
Deprem öyle canımızı yaktı ki her şey ikinci plana düştü.
Oysa hayat devam ediyor.
Hayatta kalan depremzedeler de bir süre sonra bu geçim girdabının içine girecek.
…
İnsanımızın bir kesimi varını yoğunu depremzedelerin yarasını sarmaya harcarken bir kesimi de bunu siyasi ve ticari fırsata dönüştürmeye çalışıyor.
Deprem bölgesi dışındaki yağmacılara da dikkat!..
—
Karikatüristini hapseden demokrasi şampiyonu ülke
Yıl 2007.
Vatan Gazetesinde, Mustafa Mutlu ile aynı köşeyi paylaşıyoruz.
O yazıyor, ben çiziyorum.
O sıra, ANAP’ın başında, Nesrin Nas’tan sonra başkan olmuş Erkan Mumcu var.
…
Bildiğiniz gibi, 1983’de %45.14 ile gümbür gümbür iktidara gelen ANAP, Özal’dan sonra sert iniş yaparak, 2002’de %5.11 ile meclis dışında kalınca başkanları daha hızlı değişmeye başlamıştı.
…
Gazete’den çıktım. Taksiyle Şişli’den Beşiktaş’a iniyorum. Cep telefonum çaldı.
Karşıdaki ses, Efendim, telefonunuzu gazetenizden aldım. Ben Erkan Mumcu’nun özel kalemiyim. Erkan Bey sizinle görüşmek istiyor..” dedi.
…
Hoppala paşam, Malkara Keşan!
Türkiye’de bir siyasi figür, bir karikatürcüyü arıyorsa ortada bir sıkıntı var demektir.
…
O sıra ANAP’ın, Meclis’te fantastik bir ‘grup kurma’ mücadelesi var.
Ne demek bu?
Parti olarak, 20 milletvekiliniz varsa, ‘Meclis Grubu’ kurabiliyorsunuz, böylece mecliste grup toplantısı yapmaktan seçim harcırahına kadar, bazı özel statü ve olanaklara kavuşuyorsunuz.
…
Hatırlayanlar teslim edecektir.
Erkan Mumcu, insanüstü bir gayretle ANAP’ın milletvekili sayısını 20’ye tamamlama savaşı veriyor ki öyle böyle değil..
…
Tam 20’yi buluyor, bir istifa, sayı yine 19’a iniyor. Biraz kısmetsizlik de var ki, tam 20’yi bulduk açıklaması yapılıp Meclis’e başvuruluyor, bir kaza, bir kalp krizi bir vefat, sayı yine 19’a iniyor…
Bir Erkan Mumcu tamamlıyor, bir sayı eksiliyor!..
…
Olay dramatik.
Benim de ilgi odağıma oturmuş, karikatürcü olarak olup biteni merakla izliyorum.
…
Ara ara, ANAP ile ilgili, Mesut Yılmaz’ı, Erkan Mumcu’yu, Mehmet Ağar’ı hicveden karikatürler çiziyorum..
En son bu eksilme – tamamlama durumunu ti’ye alan, o gün yayınlanan aşağıdaki karikatürü çizmişim. ‘Okey’e dördüncüyü en iyi Erkan Mumcu bulur’ karikatürü…
Erkan Mumcu’nun arama sebebi belli ki bu!
…
Telefon kulağımda, sıkıntılı bir ruh haliyle, Erkan Mumcu’nun bağlanmasını bekliyorum.
Zihnimi, kullanacağı üsluba uygun bir karşı ateşe hazırlamaktayım.
…
Birkaç saniye içinde Mumcu’nun sesi geldi.
“Bülent Bey merhaba, öncelikle size çok teşekkür ediyorum” diye yumuşak ve nazik bir tonla söze girdi.
Tabii benim gardım hala kapalı ve hala atağın sertleşmesini bekler durumdayım. Oysa o, kibar bir şekilde, başladığı gibi devam ediyor, edebi, felsefi cümleler kuruyor.
…
“Bir siyasetçinin” diyor, “bir karikatürcünün kalemine konu olması, karikatürcünün fırçasına dolanması, o siyasetçinin kamu nezdinde tescili anlamına gelir” diyor.. Anlamlı, derin sözler sarf ediyor…
…
Özellikle bir sağ siyasetçiden hiç beklemediğim bu tür cümleleri de duyunca gardımı gevşettim.
“Lütfen beni çizmeye devam edin. Her türlü eleştiriniz beni mutlu eder!” şeklindeki sözlerinden sonra karikatürü imzalı olarak almak istediğini de söyleyince bende yelkenler tamamen suya indi.
…
Adnan Kahveci’den sonra ilk kez, hakkında karikatür çizilen bir siyasinin, çizere teşekkür etmek için aradığına şahit olmuştum. Hatta Kahveci “O zaman ben de seni çizerim” demiş, benim karikatürümü çizmiş, onu da Çarşaf dergisindeki köşemde yayınlamıştım.
…
Mumcu ile bir daha hiç görüşmedik.
ANAP’ın başından da ayrılınca, hakkında çizecek bir şey kalmadı zaten.
Söylediği gibi “bir siyasetçi olarak artık ‘kamu nezdinde tescile’ ihtiyacı kalmamış olsa da” -siyaseti, yaptığı yapamadığı, bir yana- yıllar sonra onu, bir kâhil insan sıfatıyla anmama olanak sağlamış oldu.
Ömrü uzun olsun.
…
Bu yazıyı ve Erkan Mumcu’nun bu olgun davranışını, sadece bugünün siyasilerinin değil, genç savcıların, yargıçların da kulağına mesel olsun diye yazıyorum.
…
Amerika’da yakın zamana kadar, en zenginler listesinin ilk on’u içerisinde üç karikatürist vardı. Türkiye’de ise sadece karikatür çizerek yaşamak ancak iki elin parmakları kadar karikatürcüye kısmet oldu.
Bunlardan biri benim.
Biri de meslektaşım Seyfi Şahin.
Seyfi, yıllarca mizah dergilerinde karikatür çizmiş, Levent Kırca yazar ekibinde mizah yazmış, geçimini sadece karikatür çizerek, mizah üreterek sağlayan (şimdi biraz da sağlayamayan) ender karikatürcülerden biri.
…
Gırgır dergisinin son sayısında çizdiği bir karikatür nedeniyle yargılandı, davası yeni sonuçlandı ve bu hafta başı, 1 yıl 15 gün hapis cezasına mahkum olduğu tebliğ edildi..
Önümüzdeki hafta yatış için cezaevine teslim olacak.
Ne olacak, nasıl olacak o da bilmiyor…
…
Asıl tenakuz, her vesilede ”demokrasi şampiyonu” olduğunu iddia eden bir ülkenin yargısının, tabanca, bıçak kullananları sokakta bırakırken, kalem, kağıt kullananları hapsetmeye çalışması.
…
“Gaulle” kelimesinin fonetiği, Fransızca’da, ağaçtan meyve toplamak için kullanılan uzun sırığın (gauler) adını andırır.
Charles de Gaulle ise, II. Dünya Savaşı öncesi savaş teorisyeni bir tuğgeneral, savaştan sonra da Fransa Cumhurbaşkanı olan 1,96 boyunda, soy ismiyle müsemma bir ünlü siyasetçinin adıdır.
…
General de Gaulle, bir savaş kahramanı olmasına rağmen, uzun burnu ve boyu ile Fransız karikatürcülerin acımasız esprilerinden kurtulamamıştır.
Kadim dostum Hüseyin Şişman, gezi bloğunda Fransız Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’den bir anekdot yayınlamış:
“General de Gaulle’ün Cumhurbaşkanlığı devam etmektedir.
1960’lı yıllar… O aralar siyasi mizah dergilerinde onun karikatürleri pek görünmez olur. De Gaulle danışmanlarına dert yanar, “Yahu karikatürlerim çıkmaz oldu, hayrola Fransızlar artık beni sevmiyor mu?“
…
Bütün siyasilerimiz olaya, Rahmetli Adnan Kahveci gibi, Erkan Mumcu gibi bakabilseydi, General de Gaulle gibi yaklaşabilseydi; kimse karikatürden, mizahtan, yazdığından, çizdiğinden, düşündüğünden gadre uğramasaydı, belki gerçekten de “demokrasi şampiyonu” olabilirdik!
Mizahçının ürettiği, toplumun sesinin yansısıdır.
Mizahçısına eziyet eden, allame olsa gelecekte iyi anılmaz!
—
Toplumsal vicdanın hizası
Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, Millet İttifakında liderliğin pozisyonunu tanımlarken “Toplumsal vicdanın hizasında durmak..” şeklinde bir cümle kurdu.
…
Aslında bu koalisyonun ve hatta bu koalisyon dışındaki koalisyonların da anahtar cümlesi bu.
Çok kritik bir eşikteyiz ve vatandaşın kahir ekseriyesi durumun farkında.
İşte “toplumsal vicdan”, bu farkındalık.
Bu hizada duramayan liderler gider, peşinden tek bir seçmen de götüremez..
Ona göre!
—
Avrupa’da Kur’an yakanlar “Atayizler” mi?
Hayır!
Solcular mı?
Hayır!
Komünistler mi?
Hayır!
Şamanistler mi?
Hayır!
Mütedeyyin hristiyanlar mı?
Hayır!
…
Kimler Avrupa’da Kur’an’ı yakanlar?
Avrupa’nın hristiyan aşırı sağcıları…
Avrupa’nın siyasal dincileri…
…
Yani kime kızacağınıza iyi bakın!
Siyasal dinciler dünyanın her yerinde birbirine benzer!
…
Biz aya sert inişi düşüne duralım, Birleşik Arap Emirlikleri, ülkenin iki astronotundan biri olan 41 yaşındaki genç astronot Sultan al-Neyadi’yi, Space X’in Falcon 9 roketiyle, uzun süreli bir uzay yolculuğuna gönderiyor.
…
Al Neyadi, öyle form doldurup başvuru kurasıyla seçilmiş bir vatandaş değil. İngiltere’de Brighton Üniversitesinde Elektronik ve İletişim Teknolojileri Mühendisliği okumuş, Avustralya Griffith Universitesinde Data Teknolojileri alanında master yapmış bir asker bilim adamı.
…
Genç adam yıllardır çalışıyor yer çekimsiz ortamda alet kullanma deneyleri yapıyor. Oksijensiz ortamda yapacağı testlere hazırlanıyor. Başını yastığa koyduğunda sağ salim fırlatmayı atlatıp istasyona varabilecek miyim? Yanmadan atmosferi geçip geri gelebilecek miyim diye düşünüyor.
…
Peki Birleşik Arap Emirlikleri sathında harıl harıl, astronotun, uzayda hangi deneyleri hangi bilimsel araştırmaları yapacağı, hangi projeler üzerinde çalışacağı, nasıl gidip döneceği mi tartışılıyor sanıyorsunuz?
Tabii ki hayır!
Ne tartışılıyor?
Bir bölümü Ramazan ayına gelen bu seyahat süresince Arap astronotun oruç tutup tutmayacağı tartışılıyor.
…
Standart uyum çalışmalarının ağır temposu altında canı burnuna gelmiş astronot, sonunda dayanamıyor, “tutmayacağım ulan! Orada saatte 28 bin km hızla dönüp duracağım.. Seferi sayılırım” diye cevap veriyor.
…
Ulema, “evet seferidir!” diyor.
Tartışma kesiliyor!
…
Bilim mi dedin?
Nebilim!
—
Müjdat Gezen sahneyi bırakabilir mi?
Tam tarihini ve tüm detaylarını hatırlamıyorum.
Zülfü Livaneli ustanın, bu iktidarın ilk yıllarında, tüpçünün eline geçmezden önce VATAN gazetesinde yayınlanan, Adolf Hitler ve Charlie Chaplin arasındaki “sıcak savaşı” konu alan müthiş bir makalesini okumuştum. Hatta bir ara o makalenin bir bölümünü yine bu sütunlarda paylaşmıştım.
…
Makalede; 20. Yüzyıl’a damgasını vuran, aynı yaşlarda, aynı dönemde yaşamış, ufak tefek oluşları, badem bıyıklarıyla birbirine benzeyen, kitleleri etkileme yeteneği olan bu iki figürün tarihte bıraktıkları izden bahsediyordu Livaneli.
…
Şöyle anlatıyordu:
“Hitler, Şarlo’nun Almanya’ya girişine izin vermemiş, filmlerini yasaklatmıştı.
Yakınlarına “O bir oyuncu değil, politikacı…” diyordu. Şarlo’nun Hitler hakkındaki yorumu ise şöyleydi: “Hitler çağımızın en büyük oyuncusu.”
Politikayla oyunculuğu bir arada yürüten bu iki adamdan biri gücünün doruğunda, ülkeler zapteden bir ordunun komutanı, diğeri ise dünya halklarını güldüren bir
palyaçoydu.
…
Hitler’in yıldırım orduları, SS’leri, savaş uçakları, gaz fırınları vardı. Hiç yıkılmayacak gibi görülen bir dünya düzeninin başında mağrur ve muzaffer duruyordu.
…
Şarlo’nun ise başı beladaydı. Filmleri yasaklanıyor, Amerikan Aleyhtarı Faaliyetler Komisyonu onu Kışkırtıcılık ve provokatörlükle suçluyordu. Şarlo Komisyona bir telgraf çekmişti. “Evet! Ben bir kışkırtıcıyım, bir barış kışkırtıcısı!”
…
Livaneli, “Bugünden baktığımızda, geleceğe devredeceğimiz miras Şarlo denen o ufak tefek adamın varlığıyla onurlanıyor…
Bu gün Şarlo’nun olağanüstü gücüyle Hitler’in zavallılığını yanyana getirebilir misiniz hiç? İşte bu mucizeyi sağlayan şey insanoğlunun vicdanı.
İmparatorlukları, zulüm krallıklarını deviren mekanizma, insanın daha iyiye daha güzele ve daha doğruya olan inancı.” diye devam ediyor ve, “Eğer böyle olmasaydı, Hitler’ler hep başımızda kalırdı, Şarlo’lar da hep sürünürdü” diye bitiriyordu makalesini.
…
Livaneli’nin bu yazısında bahsettiği Charlie Chaplin’in yerine, birkaç gün önce artık sahneleri bıraktığını açıklayan Müjdat Gezen’i koyarak konuyu güncelediğinizde “mana ve meal”in hiç sırıtmadığını göreceksiniz!..
…
Her ne kadar o günün koşulları ile birebir benzemese de aynı anlamda bir büyük hikaye ile karşılaşacaksınız.
…
Müjdat Gezen’in, tıpkı şarlo gibi “barışı, adaleti, özgürlüğü kışkırttığı” için yasaklanan gösterilerinin, kapatılan okullarının, beyaza beyaz, siyaha siyah dediği için mahkeme koridorlarında süründülüşünün, bu ülkenin gençlerinin geleceği için verdiği mücadelenin hikayesinin Şarlo’nun hikayesinden büyük bir farkı olmadığını görecek, ileride vicdanı olan insanların gözünde, tarihin bugünkü kesitini onurlandıran insanların ilk sıralarında Müjdat Gezen’lerin yer alacağını hissedeceksiniz.
…
Gelelim başlıktaki soruya:
Üretimi ne olursa olsun, yaşadığı çağa karşı sorumluluklarını ciddiye alan, üslubu ile tavrı uyumlu, samimi bir mücadele veren bazı sanatçıların sahneleri büyür.
Sahneleri dünya olur.
Müjdat Gezen gibi ‘sahnesi yaşadığı dünya’ olan bir usta sahneyi bırakabilir mi?
…
Ölene kadar bırakamaz!
Ömrü uzun olsun…
—
—
Aklımdaki soru:
14 Mayıs günü yapılacak seçimi Erdoğan kaybederse,
AKP çıkıp;
“Aday olması anayasaya aykırıydı” diye Yüksek Seçim Kurulu’na başvurup seçimi tekrar ettirir mi?
Murat Muratoğlu/Ekonomist
—
EYT’lilerin sorunu diyorlar!
EYT’lilerin ‘sorunu’ yok!
EYT’lilerin, bizzat ‘Erdoğan Hükümetleri Serisi’ tarafından uğratıldığı bir haksızlık var!
…
EYT’liler; maaşlarına zam, atama, tayin, teşrifat istemiyorlar!
Sadece, alenen uğratıldıkları haksızlığın giderilmesini istiyorlar.
…
Peki, bu abiler mi giderecek bu haksızlığı?
Ne demiş Einstein?
“Bir sisteme, giren maddeyi değiştirmeden, farklı sonuç çıkmasını beklemek aptallıktır!”
—
Siyasal islamcı yönetimlerin net fotoğrafı
Bir gemi, ne kadar büyük olursa olsun tabanında küçük bir delik varsa, yeterli bir sürede batar.
…
Mürettebat, o deliğe boşverip, geminin başka yerlerinde başka delikler aramaz.
…
2009 yılında, Ergenekon, Balyoz kumpaslarında, Zir Vadisinde, misal on yıl önce toprağa gömüldüğü iddia edilen askeri mühimmatın sarılı olduğu gazetelerin bir hafta öncesinin gazeteleri olduğu görüldüğünde, ya da aynı seri numaralı askeri malzemenin üç ayrı kazıda bulunduğu tutanaklara geçirildiğinde o iş bitmişti.
Olayın siyasal islamcı bir örgüt tarafından hazırlanmış bir kumpas olduğunun anlaşılması için tek bir sahte kanıt yeterliydi.
Memleketin kahir ekseriyesi anlamazdan, görmezden geldi.
…
İran, geçtiğimiz Cumartesi günü, Alireza Akbari isimli, 61 yaşındaki eski bir bürokratını ajanlık suçlamasıyla idam etti.
Aynı zamanda İngiltere vatandaşı olan Akbari’nin idamına İngiltere çok kızdı.
İdamdan sorumlu gördüğü İran Başsavcısı Cafer Montazeri’nin İngiltere’deki malvarlığını dondurduğunu açıkladı.
…
İran’daki siyasal islamcı yönetim ve bürokrasinin resminin nasıl bir resim olduğunu anlamak için İran İslam Cumhuriyeti’nin başsavcısının İngiltere’de, dondurulacak kadar mal varlığı olması dışında bir bilgiye ihtiyaç var mı?
…
Afganistan’ın siyasal islamcı yönetiminin fotoğrafını net görebilmemiz için, ülkedeki kız çocuklarına okumayı yasaklayarak, onları okul kapısından ağlata ağlata geri çeviren Taliban sözcüsünün, kendi kız çocuklarını yurt dışında okuttuğu itirafından başka örneğe ihtiyaç var mı?
…
Suudi Arabistan’daki siyasal islamcı yönetimin fotoğrafını net görmek için, Kraliyet ailesinin, her saat 10 milyon dolar artan servetinin tamamına yakınının ABD banka ve piyasalarında olduğunu görmek yetmez mi?
—
Türkiye’deki siyasal islamcı geçinen yönetimin fotoğrafını net görmemiz için, Halkbank davasında, ABD yaptırımları arasında, bir tehdit mahiyetinde de olsa, “Erdoğan ve ailesinin mal varlığının araştırılması” başlıklı bir maddenin bulunması yetmez mi?
–-
Gemiyi, zeminindeki tek bir delik batırır.
Başka delik aramanın manası var mı?
Eeyy Dünyanın Zenginleri!
“Bir insanın rahat yaşaması için ne kadar para gerekli?”
Gazeteci Meliha Okur, bu soruyu, Radyo Sputnik’deki programında Dilek Sabancı’ya sordu.
…
Dilek Sabancı kim?
Her ne kadar patronlarla uzlaşmaz çelişkisi olsa da, gençlik dönemimizde bizim solcuların da sempatiyle izlediği, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en komik patronu, merhum Sakıp Ağa’nın kızı!
…
Dilek Sabancı soruya: “Fazlasına gerek yok! 50, 100 milyon dolar yeterlidir. Bir evin bir araban olur, istediğin zaman istediğin yere seyahat edersin!” diye cevap verince sosyal medyada kızılca kıyamet koptu!
…
Bir kesim:
“Vay sen bir Türk zengini olarak, mutlu yaşamayı nasıl dolara endekslersin?”
“Bankaların tüketici kredisi verirken bile tüketiciyi ‘Bak dolar almayacaksın ha, ölümü gör!’ diye yemin ettirdiği şu Kur Korumalı Mevduat günlerinde nasıl mutluluğu dolarla ifade edersin?” derken, diğer kesim:
“Vay biz ekmek alacak parayı bulamazken sen nasıl 50 milyon dolara, 100 milyon dolara ‘eh işte!’ dersin?” diye yaylım ateşine geçti.
…
Sanki 10 milyon Türk Lirası yeter dese, sorun olmayacak!
…
Dilek Sabancı, hemen ertesi gün özür diledi.
“Meramımı, sehven başka bir para birimiyle ifade ettim!” dedi..
Mevzu kapandı!
…
İşi, her ne kadar Sabancı ailesinin sosyal sorumluluk projeleri üreten vakfını yönetmek olsa da; ne bu gereksiz lince maruz kalan Dilek Hanım, ne de onu eleştirenlerin büyük çoğunluğu, meselenin özünü doğru görememişler!
Para biriminde ya da miktarında takılıp kalmışlar!
…
Bu arıza sadece bizde değil!
Dünyanın kahir ekseriyesinin bir türlü anlayamadığı şey şu:
Rahat ve konforlu yaşamak başka şey, mutlu yaşamak başka şey!
…
Artı, mutlu olmak salt kendini mutlu etmeye çalışmakla sonuca ulaşılabilecek bir hedef değil.
Çünkü mutlu olmak bireysel bir mesele değil!..
…
Ey dünyanın zenginleri!
Eyy saraylarda, malikhanelerde yaşayan, varlıkları para olan yoksullar!
Etrafında mutsuz insanların oluşturduğu bir çemberde yaşamak, kenarları aç timsahlarla dolu, durgun ve güzel bir gölde yüzmeye benzer.
Stresiniz, yüzmekten aldığınız hazzı bastırır.
Çünkü stres hormonlarınız devrededir.
Timsahlara yem olmasanız da kalpten gitme ihtimaliniz yüksektir!
Ne 11 Eylül’leriniz biter, ne sokak katliamlarınız!..
50 korumayla hiç bir geziden zevk alamazsınız!
Anlayın şunu artık!
…
Gerçek mutluluk almakla, kazanmakla değil paylaşmakla yaşanır.
Paylaşmaktan haz almak, çalışılmış bir bilinç seviyesidir.
Sonuçta mutluluk, kandaki hormonlarla tezahür eden bir kimyasal durumdur.
Paylaşan insan, mutluluk hormonları salgılar.
Endorfin, epinefrin, oksitosin salgılar…
…
O hormonlar sadece sizi mutlu etmekle kalmaz.
Kanserden korur. Kalp krizinden korur..
Savunmanızı diri tutar. Hastalıklardan, bulaşılardan korur.
Bazı yoksunluklarınız olsa bile sadece paylaşarak mutlu olabilirsiniz.
Paylaşmayan bir dünyanın gelecek güvencesi yoktur!
…
Gelecek güvencesizliği fakirde de zengin de de aynı desibelde mutsuzluk yaratır.
Gelececek güvencesi olmayan insanların çoğunluğunu oluşturduğu bir dünya, ne zengini ne de fakiri mutlu eder!
—
Ameliyatı da asistanlarla mı yapacaksınız?
Bütün ayarlar yavaş yavaş ve itina ile bozulurken ‘serbest hekimleri’ atlamak olur muydu?
Tabii ki olmazdı!..
Sağlık Bakanlığının serbest hekimlere yönelik, özellikle de cerrahları etkileyen bir acaip yönetmeliği geçtiğimiz hafta yürürlüğe girdi.
…
Olayın özeti şu:
Türkiye’de 9 bin serbest hekim var.
5 bin’i aynı zamanda cerrah..
Bu cerrahlar operasyonlarını, operasyonun niteliğine uygun hastanelerde, o hastanelerle anlaşma yaparak gerçekleştiriyorlar.
…
Bundan sonra bu cerrahların sadece 500’ü, operasyonlarını hastanelerde yapabilecekler.
Neden?
Bilmem..
Bizim yöneticilerle ilgisi yok!
Öyle istedi Roma İmparatoru Caligula..
4.500’ü, ağzıyla kuş tutsa, konusunda dünyanın en usta cerrahı olsa hastasını ameliyat edemeyecek.
…
Dünyanın her yerinden hasta çeken, ülkeye döviz kazandıran bu işinin uzmanı cerrahlar ne yapacak?
Bildiniz!.. “Bırakınız giderlerse gidecekler..”
…
Bu tecrübeli uzman cerrahları yabancı ülkeler havada kapar..
Onlara birşey olmaz.
…
Olan yine bize olacak!
Hayır, paramız yetmese de seçeneğimiz vardı.
Artık o da olmayacak!
—
Vesayet
Vesayet, bir gücün siyaseti ele geçirmesi ve onu kamuoyunun taleplerini umursamadan, kamuoyunun aleyhine olmasına aldırmadan yönetme hevesidir.
…
Bu heves sadece, bellerinde taşıdıkları kılıçların ucuyla istedikleri gibi sınır çizebilme gücüne sahip olduğunu düşünen, süslü apoletlerle bezenmiş, haki üniformalı, ‘cool’ duruşlu asker abilerde tezahür etmez.
…
Vesayet, uygun demini, verimli ortamını bulduğunda, ata yakalı, pudra beyazı gömlekleri, iğneli kravatlı lacileriyle, takım elbiseli zevatın içerisinde de filizlenebilir.
…
Vesayet, bir kıyafet meselesi değil bir aykırı bilinç durumudur.
Vesayet, bazen kutup, bazen de elbise değiştirir
…
Genç Mustafa Kemal’e, ilk suikast girişiminin; daha bir Osmanlı Paşası iken, gizli İttihat ve Terakki toplantılarında, ısrarla sergilediği vesayet karşıtlığı yüzünden, Beşiktaş, Akaretler’e inen yokuştaki Bezm-i alem Valide Sultan Çeşmesinin tam karşı kaldırımında yapıldığını biliyor muydunuz?
…
Zaman geçer.
Cumhuriyet Devrimlerinin en ateşli dönemlerinde, Amerikalı bir gazeteci Atatürk’e sorar:
“Sizin için diktatör diyorlar, ne diyorsunuz?”
Atatürk gayet sakin başını sallar..
“Evet, doğru diyorlar!” der…
Amerikalı gazetecinin, hiç beklemediği bu kabulün şaşkınlığı henüz yüzünde asılı dururken, “bir farkla!…” diye devam eder Atatürk…
“Biz demokrasiyi dikte ediyoruz!”
“Türk yargısı bugün, kendi Fetullahçılarını koruyup, karşıtlarına Fetullahçılık yaftasını giydiren bir aparata dönüştürülmüştür!”
Barış Terkoğlu / Gazeteci