Kuruluş ayarlarına dönmek..

Ortadoğu’ya yaslanmış 1242 kilometre sınırı olup da yüz yıla yakın zamandır yanıp yıkılan bu coğrafyada savaşmayan bir ülke olmanın sırrı nedir?
Cevabı basit. Kuruluş prensipleri itibariyle “aşiret yönetimi” değil “Basiret yönetimine” sahip bir ülke olmaktır.
Kuruluş prensiplerinin verdiği ayar tedricen azalarak da olsa İkinci Dünya Savaşı dahil, etrafımızda yanan bir çok ateşe düşmemize engel oldu. Ama artık o ayarların bir kısmı iyiden iyiye bozuldu. Kalanlar da “Uçurumun kenarındayım Hızır!” şiirini okuyor..
Felaketlerle tanışmamak için kuruluş ayarlarına dönmek yetmez. Daha da iyisini yapmak gerekir.
Bu sadece bize değil bizimle birlikte yaşamak zorunda olan tüm canlılara iyi gelecek.

 

Haftanın Kral Çıplak Karikatürleri ve yorumlar..

Kral Çıplak Karikatürleri Konuk Ümit Kocasakal

Haftanın Kral Çıplak karikatürleri ve yorumlar..

Kesen kesene..

Haram

Din siyasetin emrine girdiğinde, din adamı ile yandaş gazeteci arasında fazla fark kalmıyor. Din adamı da gördüğünü değil, sadece görmesine izin verileni -hatta izin verildiğini düşündüğünü- görüyor. Misal; dünyayı sallayan rüşvet konusunda din adamlarından tek kelime duyulmazken yılbaşı ve piyango üzerine fetva üzerine fetva savruluyor ortalığa. Çünkü biri hakkında konuşmak hiç kolay değil, diğeri ise kolaylığı bir yana üste prim kazandırıyor. İslamcı mahallenin sağduyulu kesimi  ile iktidar arasındaki makas işte bu yüzden her geçen gün biraz daha fazla açılıyor. Tepedekiler kibirini yükselttikçe toplam samimiyet skalası aşağı düşüyor.  Eleştiri sesleri aynı mahalleden yükseliyor.
“..Asıl kafa yormamız gereken şu: “Bu din yorumu, bu din anlayışı bizi insanlıktan çıkarıyor. Dünyadan koparıyor. Hayatımızı ve insanlığımızı çürütüyor” diyenler mi İslam’a, İslam dünyasına kötülük yapıyor, yoksa “Bu çamur deryası içinde kimse sesini yükseltmesin hepimiz ritüellere bağlı kalarak hayatımızı sürdürelim” diyenler mi?..”
“..Siyasetteki başarısızlığımızı dinle örtüyoruz. Mimaride, sanatta, bilimde, teknolojide ve hayata tat ve yenilik katan birçok alandaki geriliğimizi dinle örtüyoruz. Yaşanabilir hayatlar kurmadaki yetersizliğimizi dinle örtüyoruz.
İslam ülkelerinin dünyaya kattığı en küçük bir değer yok. Buradaki akılsızlığımızı, tembelliğimizi dinle örtüyoruz. İbadetleri yerine getirecek organizasyonları yapmadaki yetersizliğimizi dinle örtüyoruz..”

Tırnak içinde alıntıladığım bölümdeki sözlerin sahibi Levent Gültekin.. Söylenecek daha fazla bir şey var mı?

Karikatür-29.12.2017/CEM Tv. Kral Çıplak

Paradoks

 

Kitaplardan öğrenen bir toplum olmadığımız için her musibeti yaşayarak öğreniyoruz.
Depremi de öyle öğrendik, Ergenekonu da..
Darbenin nasıl yapıldığını da darbeye kalkışıp nasıl başarısız olunacağını da -eğitimde dünya birincisi olan- Finlandiya’nın ortalama bir vatandaşının hayal edemeyeceği kadar detaylı biliyoruz.
Yarın Kahvehaneden bir vatandaş çekip “Anlat bakalım, Anayasa nasıl yapılır, nasıl yapılmaz?” diye sorsunlar!..
Mısır tarlasından bir köylü çağırıp “Yargı, Yasama, yürütme’ yi hele bir anlat dayı!” desinler!.
Terörün, sınır savaşının, kent terörünün inceliklerini onsekiz yaşında bir gençten bilgisayar oyunu gibi dinlesinler..

Uluslararası ilişkilerin nasıl doğru, nasıl yanlış yönetilebileceğini burnumuzu yerlere sürte sürte öğrendik. “Monşer” diye aşağılanan diplomatların önemini, eksikliklerini bilfiil yaşayarak hatim ettik.
Avrupa Birliği müktesebatını sular seller gibi yutmaz üzereydik ki süreç kesintiye uğradı.Son faslı kapatıp nihavent faslına döndük.
Üst düzey rüşvet konusunda Sadece “Rüşvetin belgesi mi olur ulan?” gibi sınırlı bir bilgiye haiz iken Zarrab sayesinde uzmanlık düzeyine eriştik.
ve şimdilerde Amerikan yargılama sistemi hakkında “master degree”yiz.
Peki..
Biz yaşaya yaşaya öğrendik de, bizi yönetenler kandırıla kandırıla hiç bir şey mi öğrenmediler?..
Tabi ki öğrendiler. Onlar da ‘Demokrasi Treni’ni, ineceklerini ifade ettikleri son istasyona kadar götürebilmek için dahi onu sürebilme becerisine sahip olmak gerektiğini öğrendiler. Köprüsünü, rayını, tünelini doğru düzgün yapabilme yeteneği gerektiğini, bu yeteneğin de kendilerinde olmadığını öğrendiler.

Paradoks bu;
O yeteneğe sahip olsalar, zaten bu trenden inme arzuları da olmazdı..

Soçi’de masaya oturduk..

Gidişim muhteşem olacak!

Gökçek gidiyor.. Tamam!.
Hayatının bundan sonrasında ona, bu güne kadar istiflediklerini, biriktirdiklerini -maaşından tabi- rahatça yeme imkanını bahşetseler takla bile atar giderken..
Ama o belli değil!..
Gücü kaybediyor olmanın cezasının ne zaman, nasıl önüne konulacağının bilinmezliği insanı o güce sarılmaya mecbur bırakır.

Bilirsiniz, Belediye meclislerinde, meclis çoğunluğu neredeyse istisnasız başkanın partisinden oluşur. Belediyelerde başkanın aldığı hemen her karar, belediye meclisi tarafından onaylanmadıkça uygulanamaz. Ancak tarihte böyle bir oto-itiraza pek fazla rastlanılmaz.
Zira başkanın partisinin meclis üyeleri başkanı “Adam yerine koymaz!” ve projelerini, kararlarını onaylamazlar ise başkan hiç bir işe yaramaz..
Topbaş’ı istifaya zorlamak için kullanılan yöntem bu olmuştu..
Kendi partisinin meclis üyeleri bir süre hiç bir kararını onaylamadılar. Meclisi kilitediler. Topbaş istifa etmek zorunda kaldı.

Bu meyanda, benim altını çizmek istediğim insani ama vahim bir durum var;
Şöyle bir düşünün şimdi:
20 küsur yıl Belediye Başkanlığı görevini yürüteceksin.
Bu süre boyunca, arada bir kaçı değişmiş olsa bile genelde aynı insanlardan oluşan, kendi partinin belediye meclisi üyeleri ile kader birliği, ülkü birliği, yol birliği yapacaksın.. İyi ya da kötü kararları birlikte alacak, aynı işten ekmek yiyeceksin. Yirmi küsür yıl, “etle tırnak” olacaksın.. Sonra birisi, bu kader arkadaşlarına”Çekin ipini!” talimatı verecek!
Bu bunca sene yoldaşlık yaptığın üyelerin hepsi bir anda hiç itirazsız , hiç vefasız, hiç insaf ve vicdan sorgusuna müracaat etmeksizin senin ipini çekiverecek!..
Sebep?
Sebep, korku ya da ikbal!
Ya da korku sosu ile marine edilmiş ikbal!
Sisteme bakar mısınız!
Yığınlarca Marcus Brütüs yaratmış bir iklim.
Ortalık Shakespeare’in tirajik sahneleri ile dolu.
Bu iklimi yaratanlar yine kendi iklimlerinin fırtınalarında savrulup gidiyorlar.
Olup bitenler, gerçek olamayacak hissi yaratan, sanal, üç boyutlu bir bilgisayar oyunu gibi..
“Canavarlar, sürekli kendi yarattıkları yeni canavarların kurbanı oluyor” ve oyunun sonuna doğru ilerliyoruz.

Almanya Seferi

Avrupa’dan Türkiye daima bir cam bardak efektiyle izleniyor.
Oradan bakınca ‘Evetçiler’ ve ‘Hayırcılar’ birbirini ha kesti,ha kesecek!..
Korkuyorlar haliyle, sadece Almanya’da 3,5 milyon Türk var; “Ya bu kavga bize de sirayet ederse!” diye…
Baraj koymaya çalışmalarının başka nedenleri de var elbette.. Ama oldukça ağırlıklı olanı bu korku…
Zira son zamanlarda bu taraftan, o tarafa hep sorun yürüyor…
Bizim cenahta ise durum şu:
Malum, Reiz bu günlere bir “maduriyet matematiği” ile geldi. Formül tuttu..Madur edildikçe yükseldi.

Ancak, gel gör ki artık içeride maduriyet yaratacak bir malzeme kalmadı. Aksine her konuda bir mağruriyet durumu zirve yapmış durumda. Oysa referandum anketleri alarm veriyor. Derhal yeni bir maduriyet lazım…
Bundan sonra Reiz’i madur edecek iki şey kaldı.. ya, -evlerden ırak-göklerden’den gelecek mukadder bir hırpalama.. ya da dünyanın efeleri emperyalistlerden bu tarafa bir güzellik…
İşte Rusya’dan sonra şimdi sıra Avrupa’da..
Almanya ve Avusturya ve hatta Hollanda bu golün pasını ceza sahasına doğru kestiler bile..
Bizim Reiz, bu güzel pası, eski futbolcu olması hasebiyle, göğsünde yumuşattı ve voleye hazırlanıyor..
Göreceğiz; iyi bir şüt çıkacak mı? Gol olacak mı? Zira bizde bunları hep gole çevirdi..
Tek fark,
Top Alman, kramponlar Alman…
Bi de kalede şumayer var..