Lomboz 25 Aralık CUMA 2020

Aynı Maklubeye Kaşık Sallayanlar!
Bizim eskiden böyle bir sorunumuz yoktu!

Yani evin mutfağının; böyle teknik ve taktik mücadelelerin geçtiği, böyle zaman zaman dondurucu rüzgarların estiği bir soğuk savaş arenası haline gelmesini hiçbirimiz düşünemezdik.
Ama oldu!..

Açıkçası, benim mutfakla ilişkim ara sıra ilaçlarını içmek için su almak ve geceleri herkes uyuduktan sonra buzdolabına “dalmak”tan ibaretti.
Dalmak tabirimi mazur görün.. 

Biz küçükken -mevsimi geldiğinde- eriğe, şeftaliye, incire dalardık! 
Sahibinin izni olmaksızın girilen yer, bir meyve bahçesi ise o bahçede gerçekleştirilen malum fiil bizim için zinhar “çalmak!” anlamına gelmezdi.
‘Dalmak’tı o!..
Çocukların hakkıydı adeta.. Yine de bütün mesele yakalanmamak!..

Hoş yakalansan da ne gam?
Az bi zılgıt, en fazla iki şaplak.. Tamam!..


“Bu gece valinin bahçesine, şeftaliye dalalım mı?” diye bir öneri gelince anlardık ki Sayın Vali’nin bahçesindeki şeftaliler olmuş!..

Öyle şimdiki gibi korumalar bekçiler, kameralar, sinyal kesiciler, elektrikli teller filan nerdee?..

Altı yedi çocuk, Valinin bahçesine dalıp, dalından şeftali yiyorsun, Devletin ruhu duymuyor!..

Düşünün demokrasiyi!

Neyse, ben konuya döneyim..
Pandemi döneminde, evde kalan erkeklerin, yapacak daha anlamlı bir şeyler bulamayanları bir anda aşçı oldu!

Bu Masterchief’inden Arda’nın Mutfağı’na, Mehmet Özer’inden, Sahrap’ına, Pelin’inden, Yemekteyiz’ine onlarca; hele Youtube’u filan hesaba katarsan yüzlerce yemek programı bir anda boşuna patlamadı..
Ben de, afedersiniz bu dengesiz aşçılardan biri olunca; işte sonunda evin huzuru kaçtı!


Her içi boş uzman gibi; yani mazruf olmayınca zarfa yönelip, görüntüyle iş yapmaya çalışanlar gibi, bir şef önlüğü, bir mantar kep, birkaç tane de şef bandanası alıp üzerlerine ismimi yazdırdım. Göğsüme bir iki madalya benzeri buton rozet, bez kokart gibi janjanlı şeyler yapıştırdım.
Göbek de fena değil ya, aksesuarları tamamlayınca, işin duayeni bir şef ile beni yanyana getirip Acun’un karşısına dikseler, Acun’un beni seçeceğinden zerre kadar kuşkum yok!
O kadar yani!
Akşam çöp verirken, karşı komşu ile site görevlisi beni öyle ful-aksesuar kıyafetle görünce ikisinin de gözleri faltaşı gibi açıldı.. “Abi biz senin bu kadar iyi bir şef olduğunu bilmiyorduk yaa!” benzeri laflar ettiler…
Daha elimden bir dilim kabak tatlısı bile tatmamışken!..

Algı böyle bir şey!


Bizimkileri de, ilk etapta bu giysilerle, bu görüntüyle kandırmadım desem yalan olur.
Allahları var!.. İlk zamanlar bu havanın etkisiyle, ne pişirdiysem yediler!..
Pişirmeyi unuttuğum yemeklere bile bir isim takıp, misal, “çiğden yumurtalı eksik patates köftesi!” dedim!..  “Bu böyledir!” dedim, yedirdim..
Fırında unutup kapkara yaktığım bütün hindiyi sofraya koyup “Kırmızı Bourbon Amerikan hindisi bu.. Dışı yanık olur içi tuzlanıp yenir“, dedim yine yedirdim! 


Başlangıçta, çok sorun yoktu.. 

Yemeklerime, duruma göre isimler uydurmaya bile başlamıştım.
Yemeğe, kırmızı biber yerine yanlışlıkla yarım kavanoz tarçını boca etmişsem: “Bol Tarçınlı tavuk döşü”;
Salatayı hazırlarken, böreği ateşte unutup dibini yakmışsam: “Dibi yanık telaş böreği”;

Beşamel sosun topaklarını karıştır allah, eritememişsem: “Topaklı beşamel soslu kıtır karnabahar”…
Yediler de yediler…


Hazır yemek; çoğu zaman bir şeye benzemese de ev ahalisinin hoşuna bile gitmişti.
Biraz, inşaat sonrası moloz sorunu gibi bir yemek ertesi mutfak sorunu ile başbaşa kalıyor olsalar da, artık tok karnına başa gelen çekiliyordu..
Adam mutfakta; bir yanında telefon, diğer yanında tablet, cehdetmiş, yara yara yemeği hazırlıyor.. Hatun ile mahdume, pamuk prensesler gibi çiğdem çitleyerek, Müge Anlı’da komşunun komşuya marifetlerini izliyorlar!..

Çok zor ve kahırlı günler geçirmedim değil!..

Kendi uslubumu bulayım diye: “…Suvanını goyduuum.. Etini de dencereye goduuum, eylece bişmeye bırakduum!” diye anlatanından tutun; 

“Suihankide hazırladığımız tuzsuz pilavı, tsuna ve nori ile oçavana alıp, mayonez ve wasabi ile buluşturuyoruz, şamoti ile servis ediyoruz!” şeklinde tarif verenine kadar onlarca saat, göz diplerime kramplar girenece videolar izledim. 

 

Basit bir İtalyan makarna tarifini verirken “..İki diş sarımsaak, bir çimdik kırmızı bibeeer…“ şeklinde güzel güzel giden tarife, “.. yirmi gram toz agave tequiliana ilave ediyoruuz!” cümlesini duyar duymaz tezgahı yıkıp -iki gözüm- soğansız menemen’e döndüğümü çok biliyorum.


Hele sos olayı tam bela bir iş!

Dış görünüşü güzel, kolay gibi görünen bir çok yemek var. Ama ayrıntısına girdiğinde önüne bir sos duvarı çıkıyor!.

Yok vegemite sos, yok guacamole, yok ahududu wasabi karışımlı hardal, yok demi glace sos…

Benim abdestim; bolonez sosa, hadi bilemedin beşamel sosa, çok ısrar ettin pesto sosa kadar yetiyor.. Onları da ben yaptım sanıyorum ya, gerçeği nedir allah bilir?

Adı batasıca Covid-19, açık gurme restoran mı bıraktı ki gidip tadına bakayım da kıyaslayayım!

 

Bir keresinde, meşum korona ortamında, canım ciğerim, mahalle marketimizin kasiyeri Recep ile neredeyse karakolluk oluyorduk..

Neymiş efendim, ben sinirlenip “Koskoca markette gorgonzola peyniri nasıl olmaz?.. Kapatın gidin o zaman kardişieem!” diye bağırmak suretiyle kasiyere ‘Müşteri Mobbingi’ uygulamışım!..

Bir süre sonra, evde böyle benim şef aşçılığım ile devam eden hayatın temelleri çatırdamaya başladı.
Artık o “mükemmel olmuş!”, “Ağızda dağılıyor!” şeklindeki övgüler biçim değiştirmiş, yerini: “Resmen yanmış bu abi!” ya da, “Tuz kavanozunda yemek mi yaptın?” şeklinde ithamlara, iğneli sorulara bırakmıştı.
Yaptığım her türlü sosun, onca orjinal isimlendirme çabalarıma karşın “sulu salça!” şeklinde nitelenmesi bardağı taşıran son damla olmuştu.

Ya ahali benim özgün üslubundan bıkmış ya da bir dış mihrak, üst akıl benzeri bir güç olaya el atmıştı.

En sonunda kızım ağzındaki baklayı çıkardı. 

“Baba yaa!” dedi.. “Bir sürü isim veriyorsun ama aslında sadece iki tür yemek yapıyorsun. Biri  ‘salçalı tavuk’ diğeri de mantarlı tavuk! Onları da çoğu zaman ya yakıyorsun ya da çiğ bırakıyorsun.. Bıktık artık! Yeter! Açız Aaaç!”
Şok olmuştum!
Üzerimde ismim yazılı şef önlüğü, başımda mantar kep, elimde mutfak tartısı; ”Braveheart” filminde Mel Gibson’un, düşman kumandanını yakalayıp miğferini çıkardığında, onun dost bildiği “Robert the Bruce” olduğunu gördüğü sahnedeki gibi kalakaldım!..

Bu çözülmeye karım da katıldı..
“Lütfen çık mutfağımdan!”

Düne kadar, aynı maklubeye kaşık sallayanlar, sert bir şekilde karşı karşıya gelmiştik.

Bari şu “çükündür yemeğini tamamlayayım, yeni bir şey deniyordum..” diyecektim.. sözlerimi tamamlayamadım..

“Terbiye sınırını aşmayalım! Ortamda çocuk var!” cevabını alınca bu maceranın bittiğine ikna oldum…

Mutfaktan çıkarken geri dönüp “Hiç olmazsa bir tortalini consomeli yapsam, Masterchef’te gördüm..” diyecektim.. Onu da diyemedim.. Sadece bir süre tezgaha baktım..

Usulca önlüğümü çıkartıp salondaki koltuğuma geçtim.
O günden beri evde yürüyüş yaparken bile balkon-mutfak rotasını kapattım.
Yemek masasındaki yerim şimdilik baki ama…

Bazen hayat ne kadar da acımasız oluyor!

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir