Lomboz 13 Haziran 2021 PAZAR

 

 

Dokuz Sekizlik Hüzün

Müzikli eğlence yerleri iki yıla yakın bir zamandır kapalı olunca o müzikli mekanlarda çalışan müzisyenlerin dayanacak gücü kalmadı.

Çeşitli kanallardan yardım çabaları var ama her noktaya ulaşması ne mümkün?

Dün öğlene doğru sitenin önüne bir “gırnatacı takımı” geldi.
Belli ki “onlar bize gelemiyor, biz onlara gidelim” diye düşünmüşler.

Öyle de güzel geliyor nağmeler pencereden…

Baktım hepsi sahnedeymişcesine ciddi, bir grup müzisyen. 


Evim dokuzuncu katta. 

Ben aşağı inene kadar gidecekler…

Bir poşete küçük bir miktar kağıt para koydum. Uçmasın diye poşetin içine de bir patates koydum.

Balkondan aşağı doğru savurdum.
Müzisyenlerden biri eğildi, poşeti açıp parayı aldı. İnce bir baş selamıyla patatesi de cebine koydu. Biliyorum ki ihtiyacından çok saygısından..

Bu da bana bir koydu mu?
Dokuz sekizlik aksağı ‘ağlayarak izledim’ desem anlayın!

Ferhat Fuzuli’nin, İzmir’in eski ‘Tenekeli mahallesindeki’ Çingene müzisyenleri muhteşem anlattığı romanını okumamış olsaydım bu kadar duygulanır mıydım bilmiyorum. 

“Dokuz Sekizlik Hüzün” kitabından bir pasajı hatırladım. Kitabı açıp o sayfayı buldum, tekrar okudum. Gazino müzisyenliğini ‘Ağır iş’ diye tanımlayan ‘Mastika Ali ekibin diğer müzisyenlerine ders veriyordu.


“Fasıl çalarken laubali olmayasınız sakın! Fasıl dediğin hayattır, bayat olmasın, yazıktır. Peşrevle başlar, sirtoyla biter. Tam ortası var ya, işte orası biziz, dokuz sekizliktir, aksak derler. Öncesi ağır, sonrası oynak olur. Neymiş, fasılı ciddiye alasınız, fasılda sazende çalar, hanende söyler, asildir yanisi, çalgıcı bile denmez enstrüman çalana. İlla ki sırayla çalcaksınız, peşrevden sonra ağır aksak gelir, efendim, semaiden sonra dokuz sekizlik aksak havamızdır, döktürün gari, sonrasını curcunayla devam edip her şey tadında bitsin diye de sonunda şöyle edepli bir oyun havası çalacaksınız, sirto dedikleri. Ha bir de ara nağmeler var, ööle zart diye geçilmez birinden ötekine… Herkes işini bilirse fasıl keyif verir, hem çalana hem dinleyene. Bilmezse sıçtı cafer, bez getir!” diyerek bitirdi o günkü dersi Ali.

Müzisyenler bir yandan çalarak diğer sitelere doğru uzaklaştı.

Hayatla bütünleşen bir kitabın, uzaklaşan notaların nameleriyle örtüşen satırlarının, beynimde ağırlaştırdığı yankıları sönümlelene kadar öylece baktım arkalarından. 

 

 

Marmara’nın psikiyatrik sorunları var!

Yurdun dört bir yanında çevre katliamları yaşanırken, hiç ses vermediğinden olsa gerek, bu ülkede bir Çevre Bakanlığı olmadığını düşünüyorduk ki müsilaj konusunda , Bakan yardımcısı Mehmet Emin Birpınar’dan ses geldi.

Birpınar, yaptığı açıklamada: “Marmara Denizi göl gibi davranmaya başladı!” dedi.

Yani ne demek?

Marmara Denizinde davranış bozukluğu var!

Haliyle psikiyatrik bir sorun!

Doktorluk!

Güzel bir teşhis koyan Birpınar devam etti:

“Marmarayı bu hale hep birlikte getirdik! Hiç kimse birbirini suçlayarak vicdanlarını rahatlatmasın!

Açıklamayı elit bir ortamda yaptığından haliyle “Hep birlikte derken, bizi de mi kastediyorsunuz?” diye bir karşı soru gelmedi.

Sanki, çeyrek asır boyunca hem yerel hem de genel yönetim olarak marmaranın çevresinde, icraat yapma görevini hep birlikte yerine getirdik!
Sanki, arıtma mı yapılsın, derin deniz deşarjı mı yapılsın diye birlikte karar aldık!

Sanki lağımların, sanayi tesisleri atıklarının açıktan denize akmasını engelleme yetkisini hep birlikte kullandık!

Sanki, makam araçlarının arka koltuklarına hep birlikte kurulduk!
Sanki ballı yerel ve genel yönetici olarak maaşlarını hep birlikte cebimize koyduk!

“Ha siz de evlerinizde tuvalete gidip küçük büyük demeden hacetlendiniz ama!” derseniz bak o doğru!

Bizim suçumuz da kendimizi tutamamamız!

Hatta 25 sene boyunca bu bölgeyi yönetenler olarak sizin hiç günahınız yok!

Bizi şöyle suçlarsanız da yanlış olmaz: 

“Arkadaş hem açız, birşey yemiyoruz diyorsunuz, hem de Marmara’nın içine öyle bir ettiniz ki ortalık müsilaja belendi!”

Biz nankörler, bunu da bekliyoruz… 

Çünkü hakettik!

 

 

Belki de sigorta borcunuz var haberiniz yok!

İktidar; pandemi sürecinin başlarında, İBB’nin darda kalan İstanbullular için yardım toplama girişimlerine tam saha pres yapıp, “o iş öyle olmaz böyle olur” babalanmasıyla, vatandaşa, “on lira gönder” diye iban vermişti ya!

Orada bağış gönüllüydü.

Adeta onun bir de “zorunlusu” var!

Tam “salma” dedikleri türden!

Konu 2012 Ocak ayında yürürlüğe giren “Genel Sağlık Sigortası Prim Borçları” hikayesi…

Olayı hatırlayalım.
Başlık: Sağlık güvencesi olmayan bütün vatandaşlara sağlık güvencesi!

Misal, üniversiteden yeni mezun olmuşsun. Veya öğretmensin ama atanamamışsın. Mühendissin ama henüz iş bulamamışsın.
Yaş itibariyle ebeveynlerinin güvence şemsiyesinden çıkmışsın.

Ya da işsizsin. İşsiz olduğun için de sağlık güvencen yok!

Devletin, demiş ki, “Ey benim gariban vatandaşım. Sana iş veremedim, aş veremedim ama gel uygun fiyatla sigorta satayım! Almadığın asgari ücretin %3’ünü sigorta primi olarak af buyur borç hanene yaslayayım!”
İktidar, Devletin Anayasa’da zaten sağlamak zorunda olduğu yazılı bu hizmeti vatandaşa parayla satmaya karar vermiş.

Üstelik bu konuda vatandaşa bir tercih şansı da bırakmamış. Çünkü zaten haber de vermemiş!

Bütün işsizlere zorunlu genel sağlık güvencesi olarak, kanunu Resmi Gazete’de yayınlamış. 

Ama, kimseye ne bir tebligat, ne en azından içinde bir üyelik kartı bulunan “Artık seni sigortaladık!” yazılı bir bilgi notu göndermemiş. Vatandaş basından duyduğu kadar bilgilenince, sigortalanan kişilerin çoğunun hiç haberi olmamış. Hastalanınca para bulup buluşturup özel doktora gitmiş.

Böylece devlet, sağlık sistemine yük bindirmeden bütün işsiz ve gariban vatandaşlarını, sanki çalışıyor, para kazanıyor gibi borçlandırmaya başlamış!

Sonra pandeminin en civcivli zamanında, evlerine “Birikmiş şu kadar Genel Sigorta Borcunuz var ödeyin!” diye tebligat çıkartmış.

Bir de diyor ki; Gelin bu borcun faizlerini de silelim. Çünkü biz size bunu vaktiyle tebliğ etmedik!
Yani, “Aldığınız hizmetten haberiniz yok. Bunun suçlusu biziz! diye itirafta bulunuyor ama yine de hizmetin parasını istiyor!

 

Neden zorunlu iban dedik?

Pandemide zaten iyice göçmüş olan, dara düşmüş vatandaşına para göndereceğine, yardım edeceğine, ona, hiç kullanmadığı, varlığından haberdar bile olmadığı birikmiş genel sigorta borcunu “şu bankalara ödeyebilirsin” diye iban gönderiyor! 

Buna sosyal değil dense dense asosyal devlet denir!

SGK’nın borcu; -SGK’yı batırdı diye yıllarca ensesinde boza pişirdikleri Bay Kemal döneminde 2 milyar TL idi.

Bu gün bu borç 500 milyar TL’nin üzerinde.

Galiba bu hırçın tebligatların gariban kapılarında uçuşmasının nedeni de bu!

 

Tarih tekerrür

Biz eskiden böyle sabahlara karşı televizyon başında, Muhammed Ali’nin boks maçlarını beklerdik.

Şimdi aynı saatlerde ekran başındayız. Sedat Peker’in pankreas güreşi müsabakalarını izlemek için!

—-

 

 

 

 

Peker’e yanıt verme yasağı?

Biliyorsunuz Cumhurbaşkanı Erdoğan, yurt dışına gider ayak, Soylu dahil, bütün AKP’ lilerin, Peker’in videolarına cevap vermelerini yasakladı!

Dersin ki AKP’liler de cevap vermekten telef olmuşlardı!..

Peker’den 10 bin dolar maaş alan siyasetçi ihbarını Soylu, televizyonda yapmıştı.

Oklar Külünk’ü gösterdi. Peker “ne on bini, daha fazla verdim!” dedi!

Ama Külünk ısrarla sessizliğini korudu. Sadece siyasilerden değil malum tacir ve bankalardan da ses çıkmadı.

Yani zaten verilecek bir yanıt yoksa, kimsenin cevap filan verdiği yoktu.

Cumhurbaşkanı aslında “yanıt yasağı” getirerek Peker’in ifşaatlarının hedefinde olan Parti’lilerin işini çözdü..

Suçlanan partiliye: “Aslında söyleyebileceğim çok şey var ama ah şu yasak olmasa!..” savunması yapma imkanını tanıdı.

Ama bizim bir özdeyişimiz var. Onu da hesaba katmak gerekir!

Sükut ikrardan gelir!

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir